-çünkü aşk, hayatın asıl özü, esas gayesidir. gün gelir, herkesi, ondan köşe bucak kaçanları bile, hatta 'romantik' kelimesini bir suçlama gibi kullananları dahi kıskıvrak yakalar aşk.
-"bilsin ki, kuzuyu tek başına bıraktın mı kurt olup çıkar!'
-o zamandan beri gezgin abdalım. yeryüzünde ebedi sürgündeyim. yastık ettiğim taşa ikinci kez başımı koymadım, aynı kaptan üst üste iki kez yemek yemedim, abamın altından her gün farklı manzaralar seyreyledim. aç kaldığımda rüya tabir ederek üç beş kuruş kazanır, kazandığımı muhtaç olanlara dağıtır, bu şekilde doğu'dan batı'ya, kuzey'den güney'e yedi iklimi gezer, dağda bayırda hakk'ı ararım hak için. yaşanmaya değer bir yaşamın peşindeyim; ve bir de, bilmeye değer bilginin. köksüzüm, yurtsuzum. kendimi o'nda yok ettiğimden beri, ölmeden evvel öleli, başlangıçsız ve sonsuzum. ne pejmürdeyim, ne gariban. ne kimselere muhtacım, ne kimseye buyuran. ancak rüzgarda kuru bir yaprak sanmayın beni. ağzı var dili yok dervişlerden değilim. ben bizzat dilediği istikamete efil efil esen karayelim.
-"siz sufiler her şeyi karıştırırsınız zaten. tıpkı filozoflar ile şairler gibi! safi laf ebeliği! bunca kelimeye ne hacet? öyle laflar ediyorsunuz ki insanların kafası karışıyor. halbuki halk, basit ihtiyaçları olan tembel bir mahluktur. baştakilerin görevi halkın yanlış şeyler istemesine mani olup, yoldan çıkmasına engel olmaktır. bunun için tek gereken şeriata harfiyen uymak. onun da nasıl olacağını biz biliriz."
-on dördüncü kural: hakk'ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. bırak hayat sana rağmen değil, seninle beraber aksın. 'düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir' diye endişe etme. nereden biliyorsun hayat altının üstünden daha iyi olmayacağını?
-on beşinci kural: allah, içte ve dışta her an hepimizi tamama erdirmekle meşguldür. tek tek her birimiz tamamlanmamış bir sanat eseriyiz. yaşadığımız her hadise, atlattığımız her badire eksiklerimizi gidermemiz için tasarlanmıştır. rab noksanlarımızla ayrı ayrı uğraşır çünkü beşeriyet denen eser, kusursuzluğu hedefler.
-"zira onlar diye ayrı bir varlık yok, tıpkı 'ben' diye bir şey olmadığı gibi. aklından şunu çıkarma: kainatta her şey birbirine bağlı. insan, hayvan, nebad, cemad... yüzlerce, binlerce farklı ve ayrı mahluk değiliz. hepimiz tek'iz."
-"sonumuzu biz bilemeyiz" dedi şems. "yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir. sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün. gerisi zaten kendiliğinden gelir."
-"insan bir gecede iman sahibi olmaz süleyman. kişi kendini inançlı zanneder ama sonra başına beklenmedik bir iş gelir başına, tereddüte düşer, yalpalar. tekrar toplanır, imanı kuvvetlenir, ardından yine yuvarlanır şüphe çukuruna... bu böyle devam eder. belli bir safhaya ulaşana dek bir o yana bir bu yana sallanırız. kah mümin, kah münkir, kah mütereddit. kah cennetlik, kah cehennemlik. ancak böyle ilerleyebiliriz. her adımla hakk'a biraz daha yaklaşırız. şüphe duymadan iman olmaz."
-tebrizli şems, dünyayı koca bir kazana benzetirdi. içinde mühim bir aş pişmekte. yaptığımız, hissettiğimiz, söylediğimiz, hatta düşündüğümüz her şey bu kazana malzeme olarak giriyor. öyleyse bu evrensel aşa ne kattığımızı kendimize sormamız gerek. kırgınlıklar, kızgınlıklar, kan davaları ve şiddet mi? yoksa aşk, inanç ve ahenk mi?
-şeriat der ki: "seninki senin, benimki benim." tarikat der ki: "seninki senin, benimki de senin." marifet der ki: "ne benimki var ne seninki." hakikat der ki: "ne sen varsın, ne ben."
-"kanaatimce içkiden uzak durulmalı. bununla beraber, unutulmamalı, yaptıklarımızdan meyi de meyhaneciyi de sorumlu tutamayız. şaraptan evvel nefslerimizdeki küstahlığı, riyakarlığı, kindarlığı, katılığı, saldırganlığı kovmalıyız. ve en nihayetinde içen içer, içmeyen içmez."
-bu kavanoz dipli dünya, bin bir gölge oyunu oynanan bu parıltılı ve tantanalı sahne, paraya pula, mala makama, ünvana ihtişama aldanıp kanan cins cins oyuncuyla doluydu. ne kadar zenginleşirse zenginleşirlerse o kadar muhtaç oluyorlardı paraya.
-ateş, hava, toprak, su ve beşinci unsur, boşluk.
-her hakiki aşk, umulmadık dönüşümlere yol açar. aşk bir milat demektir. şayet 'aşktan önce' ve 'aşktan sonra' aynı insan olarak kalmışsak, yeterince sevmemişizdir.
-ve şu vecize hala geçerlidir: aşkın olduğu yerde, er ya da geç ayrılık vardır.
21 Aralık 2010 Salı
30 Kasım 2010 Salı
kinyas ve kayra
-sosyal devlet dedikleri, bana kalırsa Gestapo düzeninden başka bir şey olmayan sistemleri, sokakta biri düştüğünde ambulans gelene kadar, yerde yatanın kendileri olmadığı için şükretmelerinden ibarettir.
-ahlak çoğunluğun görüşüdür, toplumsal sözleşmedir derler. ve geceleri o çoğunluk yoktur.
-birisinin ağzından çıkan, üç yüz kilometre uzakta doğmuş başka birine hiçbir anlam ifade etmeyen kelimeler dünyayı yönetiyordu.
-dile getirilmeyen nefretten büyüğü yoktur. dile getirilmeyen aşk gibisi yoktur. bu dünyada en gerçek akdeniz erkekleri, dillerinden zerre kadar anlamadıkları kuzey kadınlarıyla yaşar. tek bir kelime yoktur arada. tek bir uluslararası yazısız anlaşmalardan akan işaretleşme yoktur. tek diyalog bedenler arası kurulandır.sertleşmiş göğüs uçları ve benzer belirtiler yalan söylenmesini engeller... konuşarak bir yere varılamaz.
-dünyada iki ırk vardır. dolandırılanlar ve tecavüz edenler. beyazlar dolandırılır. onun dışındaki renklerinse ırzına geçilir aynı beyazlar tarafından. böylesine bir döviz ya da yerel para alımında gerçekleştirilen küçük boyutlu dolandırıcılık, o ülkenin kadınlarından yeraltı ve yerüstü zenginliklerine kadar her şeyine sahip beyazların göz yummak zorunda kaldıkları bir durumdur. sosyal patlamayı engelleyici bir görevi vardır. beyaz adamı tecavüz edilenler için uydurduğu başka bir katlanma yoludur. geri kalmaya mahkum olan bir ülkenin insanı, beyazdan çarptığı parayla yetinir. sokakta uyumasının, kız kardeşini satmasının, şehrin beyaz semtlerine adım atamamasının bedelidir bu. uygarlığa köle olmanın maaşıdır. kuzey avrupa politikacılarının övdüğü sosyal adalettir. ve dolayısıyla turizmi üçüncü dünya ülkelerine bırakmıştır medeniyet. ırzına geçtiği halklara karşılığını verebilmek için. böylece rahat uyurlar geceleri. vicdanları zencilerden, kızılderililerden, uzakdoğululardan, araplardan korunur böylece. bu ufak kazıklanmalar bir zırhtır yüzyılın imparatorlarının vicdanlarına.
-gözlerinde bir hırs yatıyordu. dünyanın anasını düzme hırsı. atalarının belirsizliği, avrupalıların kendilerine yüzyıllar boyunca çektirdiği acılar bir katiller sürüsü yaratmıştı. gözlerinde daha çok işkence, tecavüz edebilecek, öldürebilecek bakışlar vardı. o an, zencilerden farklı olduklarını anladım. siyah adam kaderine boyun eğmiş beklerken çekik gözlü, esmer adamlar dünyanın bir bölümünün sahip olduğu zenginliklerden haberdar ve bunların hiçbirinden payını alamadığı için de kızgındı. sakatlanmış atalarına, acımasız avrupa'ya kızgınlardı. ve intikam planları yapıyorlardı.
-eski bir faşistin dediği gibi, "bir hamal ya da profesör. çok şey fark eder! kırk hamal ya da kırk profesör. ne fark eder!"
-birini kandırmanın en iyi yolu ayrıntılardır. tabii bu ayrıntıların sayısı arttıkça, daha sonra hatırlanması gerekenlerin de sayısı artar. ama birine bir hikaye ancak bütün ayrıntılarıyla anlatılmalı, yoksa inanmaz.
-kinyas cipte yarı baygın yatarken miguel'in hediyesi olan bir şişe JB'yi paylaştık polislerle. açgözlü diyemeyeceğim onlar için. ya da fırsat düşkünü. sadece resmi sıfatları sayesinde gelişmiş bir yan sektör...
-meksika denilen ülkenin seçimle işbaşına gelmiş devlet başkanını öldüreceğim. öğrensinler hayatta hiçbir şeyin seçilemeyeceğini...
-"eğer gerçekten inansaydı yazdıklarına, çoktan intihar etmiş olurdu. scatologie taraftarları bile okunduktan sonra hazımsızlık yapabilir bu kitap!"
-katilin kurbanını öldürmesi değil, kafasını kesip kesmediği hatırlanır.
-"burjuva ilk gelen olmaktan utanç duyar! bir davete ilk gelen olmak kadar çirkin bir şey yoktur."
-söylenen her lafı duymalıyım. işte böyle psikolojik bir halden kaynaklanıyor devletin, insanlarını dosyalama sistemine başvurması diye düşünüyorum. devletten habersiz hiçbir iş yapılmamalı! onun anlayamayacağı kelimeler çıkmamalı yurttaşlarının ağzından. devlet beş yaşında bir çocuk gibi. onun seviyesinde konuşulmazsa, büyükler gezmeye giderken yanlarına almazsa ağlamaya, kırıp dökmeye başlıyor.
-dünyanın en eski mesleği fahişelikse, dünyanın en eski hayal kırıklığı da aşktı...
-yarın, bugünü yaşanabilir hale getiriyordu. kendimizi bir binanın tepesinden hep beraber boşluğa bırakmayışımızın tek nedeni yarındı! lotonun çıkma ihtimalini, aşık olunacak insanla tanışma ihtimalini, sonsuz mutluluk ihtimalini içinde barındıran o sihirli bir sözcük: yarın.
-soyluluk sadece şatolarda yaşamak değildi. işte buydu! sormamak. sadece anlatılmak isteneni dinleyecek kadar meraka sahip olmak...
-ahlak çoğunluğun görüşüdür, toplumsal sözleşmedir derler. ve geceleri o çoğunluk yoktur.
-birisinin ağzından çıkan, üç yüz kilometre uzakta doğmuş başka birine hiçbir anlam ifade etmeyen kelimeler dünyayı yönetiyordu.
-dile getirilmeyen nefretten büyüğü yoktur. dile getirilmeyen aşk gibisi yoktur. bu dünyada en gerçek akdeniz erkekleri, dillerinden zerre kadar anlamadıkları kuzey kadınlarıyla yaşar. tek bir kelime yoktur arada. tek bir uluslararası yazısız anlaşmalardan akan işaretleşme yoktur. tek diyalog bedenler arası kurulandır.sertleşmiş göğüs uçları ve benzer belirtiler yalan söylenmesini engeller... konuşarak bir yere varılamaz.
-dünyada iki ırk vardır. dolandırılanlar ve tecavüz edenler. beyazlar dolandırılır. onun dışındaki renklerinse ırzına geçilir aynı beyazlar tarafından. böylesine bir döviz ya da yerel para alımında gerçekleştirilen küçük boyutlu dolandırıcılık, o ülkenin kadınlarından yeraltı ve yerüstü zenginliklerine kadar her şeyine sahip beyazların göz yummak zorunda kaldıkları bir durumdur. sosyal patlamayı engelleyici bir görevi vardır. beyaz adamı tecavüz edilenler için uydurduğu başka bir katlanma yoludur. geri kalmaya mahkum olan bir ülkenin insanı, beyazdan çarptığı parayla yetinir. sokakta uyumasının, kız kardeşini satmasının, şehrin beyaz semtlerine adım atamamasının bedelidir bu. uygarlığa köle olmanın maaşıdır. kuzey avrupa politikacılarının övdüğü sosyal adalettir. ve dolayısıyla turizmi üçüncü dünya ülkelerine bırakmıştır medeniyet. ırzına geçtiği halklara karşılığını verebilmek için. böylece rahat uyurlar geceleri. vicdanları zencilerden, kızılderililerden, uzakdoğululardan, araplardan korunur böylece. bu ufak kazıklanmalar bir zırhtır yüzyılın imparatorlarının vicdanlarına.
-gözlerinde bir hırs yatıyordu. dünyanın anasını düzme hırsı. atalarının belirsizliği, avrupalıların kendilerine yüzyıllar boyunca çektirdiği acılar bir katiller sürüsü yaratmıştı. gözlerinde daha çok işkence, tecavüz edebilecek, öldürebilecek bakışlar vardı. o an, zencilerden farklı olduklarını anladım. siyah adam kaderine boyun eğmiş beklerken çekik gözlü, esmer adamlar dünyanın bir bölümünün sahip olduğu zenginliklerden haberdar ve bunların hiçbirinden payını alamadığı için de kızgındı. sakatlanmış atalarına, acımasız avrupa'ya kızgınlardı. ve intikam planları yapıyorlardı.
-eski bir faşistin dediği gibi, "bir hamal ya da profesör. çok şey fark eder! kırk hamal ya da kırk profesör. ne fark eder!"
-birini kandırmanın en iyi yolu ayrıntılardır. tabii bu ayrıntıların sayısı arttıkça, daha sonra hatırlanması gerekenlerin de sayısı artar. ama birine bir hikaye ancak bütün ayrıntılarıyla anlatılmalı, yoksa inanmaz.
-kinyas cipte yarı baygın yatarken miguel'in hediyesi olan bir şişe JB'yi paylaştık polislerle. açgözlü diyemeyeceğim onlar için. ya da fırsat düşkünü. sadece resmi sıfatları sayesinde gelişmiş bir yan sektör...
-meksika denilen ülkenin seçimle işbaşına gelmiş devlet başkanını öldüreceğim. öğrensinler hayatta hiçbir şeyin seçilemeyeceğini...
-"eğer gerçekten inansaydı yazdıklarına, çoktan intihar etmiş olurdu. scatologie taraftarları bile okunduktan sonra hazımsızlık yapabilir bu kitap!"
-katilin kurbanını öldürmesi değil, kafasını kesip kesmediği hatırlanır.
-"burjuva ilk gelen olmaktan utanç duyar! bir davete ilk gelen olmak kadar çirkin bir şey yoktur."
-söylenen her lafı duymalıyım. işte böyle psikolojik bir halden kaynaklanıyor devletin, insanlarını dosyalama sistemine başvurması diye düşünüyorum. devletten habersiz hiçbir iş yapılmamalı! onun anlayamayacağı kelimeler çıkmamalı yurttaşlarının ağzından. devlet beş yaşında bir çocuk gibi. onun seviyesinde konuşulmazsa, büyükler gezmeye giderken yanlarına almazsa ağlamaya, kırıp dökmeye başlıyor.
-dünyanın en eski mesleği fahişelikse, dünyanın en eski hayal kırıklığı da aşktı...
-yarın, bugünü yaşanabilir hale getiriyordu. kendimizi bir binanın tepesinden hep beraber boşluğa bırakmayışımızın tek nedeni yarındı! lotonun çıkma ihtimalini, aşık olunacak insanla tanışma ihtimalini, sonsuz mutluluk ihtimalini içinde barındıran o sihirli bir sözcük: yarın.
-soyluluk sadece şatolarda yaşamak değildi. işte buydu! sormamak. sadece anlatılmak isteneni dinleyecek kadar meraka sahip olmak...
8 Ekim 2010 Cuma
istanbul ağrısı
"kanatları parça parça bu ağustos geceleri
yıldızlar kaynarken
şangır şungur ayaklarımın dibine dökülen
sen
eğer yine istanbul'san
yine kan köpüklü cehennem sarmaşıkları büyüteceğim
pancak pancak şiirler tüküreceğim
demek yine ben
limandaki direkler ormanında bütün bandıralar ayaklanıyor
kapı önlerinde boyunlarını bükmüş tek tek kafiyeler
yahudi sokaklarını aydınlatan telaviv şarkıları
mavi asfaltlara çökmüş
diz bağlıyor
eğer sen yine istanbul'san
kirli dudaklarını bulut bulut dudaklarıma uzatan
sirkeci garı'nda tren çığlıklarıyle bıçaklanıp
intihar dumanları içindeki haydarpaşa'dan
anadolu üstlerine bakıp bakıp
ağlayan
sen eğer yine istanbul'san
aldanmıyorsam
yakaları karanfilli ibneler eğer beni aldatmıyorsa
kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar
yine senin emrindeyim
utanmasam
gözlerimi damla damla kadehime damlatarak
kendimi yani şu bildiğim atilla ilhan'ı
zehirleyebilirim
sonbahar karanlıkları tuttu tutacak
tarlabaşı pansiyonlarında bekarlar buğulanıyor
imtihan çığlıkları yükseliyor üniversite'den
tophane iskelesi'nde diesel kamyonları sarhoş
direksiyonlarının koynuna girmiş bıçkın şöförler
uykusuz dalgalanıyor
ulan istanbul sen misin
senin ellerin mi bu eller
ulan bu gemiler senin gemilerin mi
minarelerini kurdan gibi dişlerinin arasında
liman liman götüren
ulan bu mazot tüküren bu dövmeli gemiler senin mi
akşamlar yassıldıkça neden böyle devleşiyorlar
neden durmaksızın imdat kıvılcımları fışkırıyor
antenlerinden
neden
peki istanbul ya ben
ya mısralarını dört renkli duvar afişleri gibi boy boy
gümrük duvarlarına yapıştıran yolcu abbas
ya benim kahrım
ya senin ağrın
ağır kabaralarınla uykularımı ezerek deliksiz yaşattığın
çaresiz zehirle kusan çılgın bir yılan gibi
burgu burgu içime boşalttığın
o senin ağrın
o senin
eğer sen yine istanbul'san
yanılmıyorsam
koltuğumun altında eski bir kitap diye götürmek istediğim
sicilyalı balıkçılara marsilyalı dok işçilerine
satır satır okumak istediğim
sen
eğer yine istanbul'san
eğer senin ağrınsa iğneli beşik gibi her tarafımda hissettiğim
ulan yine sen kazandın istanbul
sen kazandın ben yenildim
kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar
yine emrindeyim
ölsem yalnız kalsam cüzdanım kaybolsa
parasız kalsam tenhalarda kalsam çarpılsam
hiç bir gün hiçbir postacı kapımı çalmasa
yanılmıyorsam
sen eğer yine istanbul'san
senin ıslıklarınsa kulaklarıma saplanan bu ıslıklar
gözbebeklerimde gezegenler gibi dönen yalnızlığımdan
bir tekmede kapılarını kırıp çıktım demektir
ulan bunu sen de bilirsin istanbul
kaç kere yazdım kimbilir
kaç kere kirpiklerimiz kasaturalara dönmüş diken diken
1949 eylül'ünde birader mirc ve ben
sokaklarında mohikanlar gibi ateş yaktık
sana taptık ulan
unuttun mu
sana taptık"
attila ilhan
yıldızlar kaynarken
şangır şungur ayaklarımın dibine dökülen
sen
eğer yine istanbul'san
yine kan köpüklü cehennem sarmaşıkları büyüteceğim
pancak pancak şiirler tüküreceğim
demek yine ben
limandaki direkler ormanında bütün bandıralar ayaklanıyor
kapı önlerinde boyunlarını bükmüş tek tek kafiyeler
yahudi sokaklarını aydınlatan telaviv şarkıları
mavi asfaltlara çökmüş
diz bağlıyor
eğer sen yine istanbul'san
kirli dudaklarını bulut bulut dudaklarıma uzatan
sirkeci garı'nda tren çığlıklarıyle bıçaklanıp
intihar dumanları içindeki haydarpaşa'dan
anadolu üstlerine bakıp bakıp
ağlayan
sen eğer yine istanbul'san
aldanmıyorsam
yakaları karanfilli ibneler eğer beni aldatmıyorsa
kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar
yine senin emrindeyim
utanmasam
gözlerimi damla damla kadehime damlatarak
kendimi yani şu bildiğim atilla ilhan'ı
zehirleyebilirim
sonbahar karanlıkları tuttu tutacak
tarlabaşı pansiyonlarında bekarlar buğulanıyor
imtihan çığlıkları yükseliyor üniversite'den
tophane iskelesi'nde diesel kamyonları sarhoş
direksiyonlarının koynuna girmiş bıçkın şöförler
uykusuz dalgalanıyor
ulan istanbul sen misin
senin ellerin mi bu eller
ulan bu gemiler senin gemilerin mi
minarelerini kurdan gibi dişlerinin arasında
liman liman götüren
ulan bu mazot tüküren bu dövmeli gemiler senin mi
akşamlar yassıldıkça neden böyle devleşiyorlar
neden durmaksızın imdat kıvılcımları fışkırıyor
antenlerinden
neden
peki istanbul ya ben
ya mısralarını dört renkli duvar afişleri gibi boy boy
gümrük duvarlarına yapıştıran yolcu abbas
ya benim kahrım
ya senin ağrın
ağır kabaralarınla uykularımı ezerek deliksiz yaşattığın
çaresiz zehirle kusan çılgın bir yılan gibi
burgu burgu içime boşalttığın
o senin ağrın
o senin
eğer sen yine istanbul'san
yanılmıyorsam
koltuğumun altında eski bir kitap diye götürmek istediğim
sicilyalı balıkçılara marsilyalı dok işçilerine
satır satır okumak istediğim
sen
eğer yine istanbul'san
eğer senin ağrınsa iğneli beşik gibi her tarafımda hissettiğim
ulan yine sen kazandın istanbul
sen kazandın ben yenildim
kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar
yine emrindeyim
ölsem yalnız kalsam cüzdanım kaybolsa
parasız kalsam tenhalarda kalsam çarpılsam
hiç bir gün hiçbir postacı kapımı çalmasa
yanılmıyorsam
sen eğer yine istanbul'san
senin ıslıklarınsa kulaklarıma saplanan bu ıslıklar
gözbebeklerimde gezegenler gibi dönen yalnızlığımdan
bir tekmede kapılarını kırıp çıktım demektir
ulan bunu sen de bilirsin istanbul
kaç kere yazdım kimbilir
kaç kere kirpiklerimiz kasaturalara dönmüş diken diken
1949 eylül'ünde birader mirc ve ben
sokaklarında mohikanlar gibi ateş yaktık
sana taptık ulan
unuttun mu
sana taptık"
attila ilhan
6 Ekim 2010 Çarşamba
öyle çabuk geçiyor ki günler
hele sen de bir bak hayatına.
daha dün doğmuşuz sanki
yeni okula başlamışız
yeni sevmişiz
öyle çabuk geçiyor ki günler
hele sen de bir bak hayatına
yarın bitecek sanki her şey
yarın ölecek gibiyiz.
daha doymamışız yaşamasına
günlerimiz dün bir, bugün iki
sakın bir şey bırakma yarına
yarın yok ki.
hele sen de bir bak hayatına.
daha dün doğmuşuz sanki
yeni okula başlamışız
yeni sevmişiz
öyle çabuk geçiyor ki günler
hele sen de bir bak hayatına
yarın bitecek sanki her şey
yarın ölecek gibiyiz.
daha doymamışız yaşamasına
günlerimiz dün bir, bugün iki
sakın bir şey bırakma yarına
yarın yok ki.
30 Eylül 2010 Perşembe
kıyamazdın
Neden bu kadar karıştık düğüm olduk çözülemedik
Nasıl bu kadar savaşıp gururdan taraf olduk
Neden bu kadar yarıştık başkalarının yarışında
Neden sevgilim biz duramadık aşkın arkasında
Sende benim kadar eğer hasar alsaydın
Böyle kolay gidemezdin kıyamazdın
Sende benim kadar eğer yara alsaydın
Böyle kolay silemezdin kıyamazdın
Yazık ki aşk bitmek üzere
Gözümüze baka baka gitmek üzere
İçimizi yaka yaka sönmek üzere
Bi daha da yanmaz ayrılıyoruz bile bile
Neden bu kadar yarıştık başkalarının yarışında
Neden sevgilim biz duramadık aşkın arkasında
Sende benim kadar eğer yara alsaydın
Böyle kolay silemezdin kıyamazdın
Yazık ki aşk bitmek üzere
Gözümüze baka baka gitmek üzere
İçimizi yaka yaka sönmek üzere
Bi daha da yanmaz ayrılıyoruz bile bile
Nasıl bu kadar savaşıp gururdan taraf olduk
Neden bu kadar yarıştık başkalarının yarışında
Neden sevgilim biz duramadık aşkın arkasında
Sende benim kadar eğer hasar alsaydın
Böyle kolay gidemezdin kıyamazdın
Sende benim kadar eğer yara alsaydın
Böyle kolay silemezdin kıyamazdın
Yazık ki aşk bitmek üzere
Gözümüze baka baka gitmek üzere
İçimizi yaka yaka sönmek üzere
Bi daha da yanmaz ayrılıyoruz bile bile
Neden bu kadar yarıştık başkalarının yarışında
Neden sevgilim biz duramadık aşkın arkasında
Sende benim kadar eğer yara alsaydın
Böyle kolay silemezdin kıyamazdın
Yazık ki aşk bitmek üzere
Gözümüze baka baka gitmek üzere
İçimizi yaka yaka sönmek üzere
Bi daha da yanmaz ayrılıyoruz bile bile
26 Eylül 2010 Pazar
aspidistra
*sonuçta hepimiz aynı yolun yolcusuyuz. memento mori.
*"mesele işte bu, elinde olmadan gözyaşlarıyla dolan gözler, nargile tüttürerek darağacını düşlemektir."
*yoksulluğun kötü yanı buydu işte -o hiç bitmeyen şey- yalnızlık.
*hiçbir zengin, kendisini yoksul göstermeyi başaramaz; çünkü para, tıpkı cinayet gibi onu ele verir.
*Oo, yalnızca Marx söyleyince anlıyorsun! haftada iki papel gelirle sürünmenin ne anlama geldiğini bilmiyorsun. sorun, güçlük sorunu değil - güçlük kadar basit bir şey değil. mesela durumun sinsi, pis, sefil acımasızlığı. haftalar boyu yalnız yaşıyorsun, çünkü paran olmadı mı dostun da yok. kendine yazar diyorsun, hiçbir şey üretmiyorsun, çünkü her seferinde yazamayacak kadar yorgun ve bitkinsin. berbat, dünyadışı, dünyaaltı bir yerde yaşamak bir bakıma. bir çeşit tinsel lağım.
*yoksulluğun herkese sizin üstünüze basma hakkı verdiğini anlatır! nasıl herkesin senin ayağının altında ezmeyi istediğini vurgular.
*kadınlar böyleyken sosyalizm ya da herhangi başka bir izmden söz etmek ne büyük bir yozluk! kadının istediği tek şey paradır; ona alınacak bir ev, iki bebek, drage marka ev eşyası ve aspidistra denen bir zambak türü. akıllarının alabileceği tek günah, parayı kapmayı istememek. hiçbir kadın bir erkeği geliri dışında bir nitelikle değerlendirmez. kendi kendine böyle söylemez, böyle düşündüğünü bilmez. ne hoş bir adam, der, ama aslında bol parası var demektir.
*kötüleşmek, söylendiği kadar kolay değildi. bazen kurtuluşun seni av köpeği gibi kapar.
*kim söylemişti, anımsamıyorum ama, çağdaş dünya sadece azizlerle alçak ruhların yaşayabileceği bir yerdi.
*bilselerdi de umurlarında mı olacaktı? doğmak, evlenmek, doğurmak, çalışmak ve ölmekle meşguldü hepsi.
*hayır, hayır! sözünde dur. ya teslim ol ya olma!
*vicisti, o aspidistra!
*"mesele işte bu, elinde olmadan gözyaşlarıyla dolan gözler, nargile tüttürerek darağacını düşlemektir."
*yoksulluğun kötü yanı buydu işte -o hiç bitmeyen şey- yalnızlık.
*hiçbir zengin, kendisini yoksul göstermeyi başaramaz; çünkü para, tıpkı cinayet gibi onu ele verir.
*Oo, yalnızca Marx söyleyince anlıyorsun! haftada iki papel gelirle sürünmenin ne anlama geldiğini bilmiyorsun. sorun, güçlük sorunu değil - güçlük kadar basit bir şey değil. mesela durumun sinsi, pis, sefil acımasızlığı. haftalar boyu yalnız yaşıyorsun, çünkü paran olmadı mı dostun da yok. kendine yazar diyorsun, hiçbir şey üretmiyorsun, çünkü her seferinde yazamayacak kadar yorgun ve bitkinsin. berbat, dünyadışı, dünyaaltı bir yerde yaşamak bir bakıma. bir çeşit tinsel lağım.
*yoksulluğun herkese sizin üstünüze basma hakkı verdiğini anlatır! nasıl herkesin senin ayağının altında ezmeyi istediğini vurgular.
*kadınlar böyleyken sosyalizm ya da herhangi başka bir izmden söz etmek ne büyük bir yozluk! kadının istediği tek şey paradır; ona alınacak bir ev, iki bebek, drage marka ev eşyası ve aspidistra denen bir zambak türü. akıllarının alabileceği tek günah, parayı kapmayı istememek. hiçbir kadın bir erkeği geliri dışında bir nitelikle değerlendirmez. kendi kendine böyle söylemez, böyle düşündüğünü bilmez. ne hoş bir adam, der, ama aslında bol parası var demektir.
*kötüleşmek, söylendiği kadar kolay değildi. bazen kurtuluşun seni av köpeği gibi kapar.
*kim söylemişti, anımsamıyorum ama, çağdaş dünya sadece azizlerle alçak ruhların yaşayabileceği bir yerdi.
*bilselerdi de umurlarında mı olacaktı? doğmak, evlenmek, doğurmak, çalışmak ve ölmekle meşguldü hepsi.
*hayır, hayır! sözünde dur. ya teslim ol ya olma!
*vicisti, o aspidistra!
özgürlük için
*charles haklıydı, insanların çoğu bir iş başlarının üstünde bir çatı ve pazar günleri dinlenerek geçirecekleri birkaç saatle yetiniyorlardı; huzurlu oldukları için mutluydular, yaşadıkları için değil. komşuları acı çekerse çeksin önemli değildi, yeter ki onlar evlerinde huzur içinde yaşasınlardı; gözlerini kapamayı kötü şeyler olmuyormuş gibi davranmaya yeğliyorlardı. alçak olduklarından değildi. bazıları için hayatın kendisi bile fazlasıyla ürkütücüydü.
*bir Arap'ı kurtarmak için kendisi aç kalmaktan kaçınmayan rahibin, bir Yahudi'yi kurtararak ona hala inanılacak bir şeylerin var olduğunu gösteren bir Arap'ın, kendi sırasını beklerken ölüm döşeğindeki bir Arap'ı kollarının arasına alan bir Yahudi'nin; tüm o olağanüstü anlarıyla insanların dünyasının hikayesi bu.
*hayır, inan bana bu hikaye hiç de düşünüldüğü gibi gerçekleşmedi. korku geceni, gündüzünü kaplayıp her yanını sardığında, yaşamaya, bir şeyler yapmaya devam etmek, baharın yeniden geleceğine inanmak yürek ister. yalnızca on altı yaşındaysan, başkasının özgürlüğü için ölmek zordur.
*bu sabah hapishaneye getirildi, yüzü gözü kan içindeydi, vücudu tamamen şişmişti. şimdi revirde. kaburgalarını ve çenesini kırmışlar, alnını yarmışlar, olağan şeyler yani.
*bir Arap'ı kurtarmak için kendisi aç kalmaktan kaçınmayan rahibin, bir Yahudi'yi kurtararak ona hala inanılacak bir şeylerin var olduğunu gösteren bir Arap'ın, kendi sırasını beklerken ölüm döşeğindeki bir Arap'ı kollarının arasına alan bir Yahudi'nin; tüm o olağanüstü anlarıyla insanların dünyasının hikayesi bu.
*hayır, inan bana bu hikaye hiç de düşünüldüğü gibi gerçekleşmedi. korku geceni, gündüzünü kaplayıp her yanını sardığında, yaşamaya, bir şeyler yapmaya devam etmek, baharın yeniden geleceğine inanmak yürek ister. yalnızca on altı yaşındaysan, başkasının özgürlüğü için ölmek zordur.
*bu sabah hapishaneye getirildi, yüzü gözü kan içindeydi, vücudu tamamen şişmişti. şimdi revirde. kaburgalarını ve çenesini kırmışlar, alnını yarmışlar, olağan şeyler yani.
24 Eylül 2010 Cuma
dostlar arasında sevdiğim birinin beni aslında sevmediğini duyduğumda
hissettiğim sadece beslediğim sevginin onurlu şekliyle devamı
eksiltemez benden başkası içimdeki sevgiyi
o yüzden hep en çok kendimden korktum
vicdanın beni sana bağladı
sevmediğim huyların da vardı
en sevmediğim çekip gitmen
ve gittikten sonra
en çok duyduğum soruyu senden bekleyip asla duymayışım
nasılsın?
anneciğimin de sevmediğim huyları vardı
ama annemdi
hiç düşünmedim onu sevmemeyi
sen bu duyguma miras
sadece yoksun diye vazgeçemem
uyandığımız sabahlarda uyuduğumuz gecelerde
hiç aklımıza gelmedi
olmazdı zannederdik
gittin..
beraber inandık
yalnız yanıldım
ölesiye sevmiştik
öylesine sevmişsin..
hissettiğim sadece beslediğim sevginin onurlu şekliyle devamı
eksiltemez benden başkası içimdeki sevgiyi
o yüzden hep en çok kendimden korktum
vicdanın beni sana bağladı
sevmediğim huyların da vardı
en sevmediğim çekip gitmen
ve gittikten sonra
en çok duyduğum soruyu senden bekleyip asla duymayışım
nasılsın?
anneciğimin de sevmediğim huyları vardı
ama annemdi
hiç düşünmedim onu sevmemeyi
sen bu duyguma miras
sadece yoksun diye vazgeçemem
uyandığımız sabahlarda uyuduğumuz gecelerde
hiç aklımıza gelmedi
olmazdı zannederdik
gittin..
beraber inandık
yalnız yanıldım
ölesiye sevmiştik
öylesine sevmişsin..
5 Ağustos 2010 Perşembe
piç
-öğleden sonra üç, günü yirmi dört saate bölmüş olanların torunlarının iş hayatlarında en verimli oldukları zaman dilimidir. başkalarının banka hesaplarında tutsak duran paraların kendi ceplerinde özgürlük bulacağını düşünenlerin, sattıkları ürünün vazgeçilmezliğine karşılarındakini inandırmak için kelime haznelerinin sınırlarını zorladıkları bir saattir. ama eğer bir terasta yaşıyor ve herhangi bir çıkar karşılığında çalışmanın ne olduğunu bilmiyor ya da hatırlamıyorsanız öğleden sonra üç, sadece öğleden sonra üçtür. pahalı saatler takan insanların zamanları değerlidir. ama bir terasta yaşıyor ve saati sokaktaki yabancılardan öğreniyorsanız, zaman size sonsuzmuş gibi gelir. ve ekonomi, bilim haline gelmeden önce de var olan bir kurala göre bolluk, değersizliği getirir.
-kadınlar piçlerle tanışırlar. sorumsuzluklarına ve hayatın işlevsel alanlarının dışındaki uzmanlıklarına hayran kalırlar. geçmişin, geleceğin, hatıraların ve ideallerin konuşulmadığı masalarda uzun uzun tarif edilerek hazırlatılan kokteyller içerler. bir sonraki iş gününde erişilmesi gereken verimlilik kotaları olmadığı için uzun uzun sevişilen yataklarda uyurlar. ve sabah, kadınlar piçlere aşık uyanırlar. doğru kişi tarafından çaldırılmasını bekledikleri telefonların yakınlarında sinirlenirler. aile ve dostlarıyla ayarladıkları tanışma randevularına tek taraflı iştiraklerden ötürü özür dilerler. sorumsuzluğun her türlü içten duyguya karşı duyarsızlığı da içerdiğini düşündükleri gecelerde ağlayarak uyurlar. ve sabah kadınlar piçlerden nefret ederek uyanırlar.
-var olmayan bir ülkenin var olmayan asilleri gibi yaşayarak bir kez kullandıklarını bir daha kullanmazlar, çünkü kaybederler.
-insanın kendisine çektirdiği acıya azap denir. teknik adı vicdan azabıdır. bugüne kadar binlerce hayalet hikayesi duymuşsunuzdur. işte bunların başlangıcı da bu vicdan azabıdır. dünya üzerinde hayalet gördüğünü iddia eden ilk insan, yaşarken canını yaktığı dostunu öldükten sonra o kadar çok düşünmüş ve kendine o kadar kızmıştır ki, yıllardır tanıdığı bir yüzü, bedeni evinin odalarında uçuşurken görmeye başlamıştır. sonra bu olayın üstüne binlerce yıl binmiş ve insanlar her yerde hayaletler görmeye başlamıştır. oysa hayalet dediğin şey, yaşarken kazık attığın insanlar öldükten sonra duyduğun vicdan azabının sana oynadığı bir tiyatrodur. vicdan azabı öyle bir hikayedir ki, aynı hayaletler gibi adamı korkudan öldürür.
-içindeki pişmanlığın sadece bir paket sigarayı içme süresine yetecek kadar olduğunu anladığı bir vicdanı vardı. hakan'ın kötülüğünün türkçe'si, hayat boyu pişman olmayacak kadar yoğun ve kısa süren vicdan azapları çekmesiydi. bu azaplar o kadar ağırdı ki, sadece birkaç saat sürüyordu. üç saatlik bir yağmurun içine üç saniye dolu yağması gibi, on yıllar süren insan hayatındaki birkaç saatin de hiçbir değeri yoktu. aslında kötülerin de iyilerden farkı yok. sadece onlar pişman olurlarken daha hızlı davranıyorlar ve yeni günahlar işlemek için sokağa çıktıklarında vicdan azaplarını gözyaşı bastırmış evlerinde bırakıyorlardı. oysa iyilerin evlerini gözyaşı basana kadar bir ömür geçiyordu. onun dışında bir farkları yoktu. kötüler, iyileri kısa ve uzun vadeli vicdan azapları, sessiz ve gürültülü pişmanlıklar. hakan hepsini ve kendisini anladı. anlayacak bir şey kalmayınca da uyudu.
-hakan "biliyor musun barbaros, bazen ne düşünüyorum? yaşamaya büyük bir yeteneğim olduğunu düşünüyorum. yani nasıl yaşanması gerektiğini çok iyi biliyorum. iyi hayat nasıl geçirilir, çok iyi biliyorum. ama ilgimi çekmiyor. yani yaşamaya büyük bir yeteneğim var ama ilgimi çekmiyor"
-medeniyet duvarla başlar. duvar örmek çeşitli amaçlar taşır. bu amaçların ilki ayırmaktır: insanları, hayvanları, bitkileri ve şeyleri. daha sonra amaçlar içeride ya da dışarıda bırakmaktır: insanları, hayvanları, bitkileri ve şeyleri. duvarları örülür ve iki cephelerinde hayatlar gelişir. duvarsız bir dünya günümüz insanı için cehennemdir. medeni insanın ruhsal dengesini sonsuza dek kaybetmesine elektrik, kanalizasyon ya da iletişim sistemlerinin çökmesi değil, duvarların yıkılması neden olacaktır. bu yüzden duvar ustalığı kapitalist anlamda ilk gerçek meslektir. var olan en kalabalık, yarı gizli, güç dayanışması eksenli örgütün bu meslekten esinlenerek kendini vaftiz etmiş olması bir tesadüf değildir. çünkü duvar, sıradan insanın tek garantisidir. savunulması gereken ilk siperdir. dünya üzerindeki mevcut düzenin devamı duvarların ayakta kalmasına bağlıdır. elleri alçılı duvar ustalarından elleri paralı bankacılara kadar, duvarlar dünya nüfusunu gölgelerinde gizler. ancak duvarın hangi tarafında olunduğuysa, hayat tarzını belirler. geceyi sokakta geçirenlerse duvarların, dolayısıyla medeniyetin dışındadır. çöp torbalarıyla aynı kaldırımda uyuyanlar duvarları delmek isteyenlerdir. asla yıkmanın değil ancak sadece geçebilecekleri kadar bir delik açmanın peşinde olan organik matkaplardır. çünkü ister sao paulo'nun gecekondularında, ister koumbala'nın ormanında, isterse de malaga'nın sahilinde yaşasın, her insanın bir duvara ihtiyacı vardır. bu ihtiyacın devamı ise pencerelerdir. duvarın diğer tarafındakileri izlemek için inşa edilmiş saydam duvarlar.
-dünya üzerinde sağır, dilsiz, kör, sakat piç yoktur. çünkü piç olmak için sağlıklı gözlere sahip olup görmemek, sağlıklı kulaklara sahip olup duymamak, sağlıklı bir bedene sahip olup yaşamamak gerekir. sadece mükemmel insan adayları piçe dönüşebilir. çünkü çok mutsuz sonların birinci şartı çok mutlu başlangıçlardır.
-"bir matematik probleminin çözümüne benziyor. bir performans gösterisi gibi. 'bakın yüz kelimeyle neler anlatabiliyorum' demekten ibaret bir görgüsüzlük. yeteneğini, soytarılar gibi sergileyen insanları çok salak buluyorum. oysa gerçek yetenek insanlara gitmez, insanlar ona gelir. o durumda, sen yazmazsan da, insanlar yüz kelimeyle bir başyapıt yaratabileceğini bilirler. yoksa sirklerde iki elleriyle aynı anda resimler yapan palyaçolardan farkın kalmaz." ( barbaros)
-piç olmanın doğuştan gelen tek şartı herhangi bir alanda üstün yetenek sahibi olmak ve o alana ilgi duymamaktır. boğuşarak ve ter dökerek sınırlı yetenekleriyle günümüz dünyasını ve insanlık tarihini inşa etmiş olanların yanında piçler sınırsız yeteneklerini harcayanlardır. hırstan yoksun üstün yetenekli piçlerle, yeteneksiz ancak ihtiraslı insanların aynı havayı soluyan, aynı türdeki hayvanlar olduklarına inanmak çok zordur. ancak dünya öyle bir oyun bahçesidir ki, herkes yasalar önünde eşit ve bir vatandaşlık numarası sahibidir.
-kadınlar piçlerle tanışırlar. sorumsuzluklarına ve hayatın işlevsel alanlarının dışındaki uzmanlıklarına hayran kalırlar. geçmişin, geleceğin, hatıraların ve ideallerin konuşulmadığı masalarda uzun uzun tarif edilerek hazırlatılan kokteyller içerler. bir sonraki iş gününde erişilmesi gereken verimlilik kotaları olmadığı için uzun uzun sevişilen yataklarda uyurlar. ve sabah, kadınlar piçlere aşık uyanırlar. doğru kişi tarafından çaldırılmasını bekledikleri telefonların yakınlarında sinirlenirler. aile ve dostlarıyla ayarladıkları tanışma randevularına tek taraflı iştiraklerden ötürü özür dilerler. sorumsuzluğun her türlü içten duyguya karşı duyarsızlığı da içerdiğini düşündükleri gecelerde ağlayarak uyurlar. ve sabah kadınlar piçlerden nefret ederek uyanırlar.
-var olmayan bir ülkenin var olmayan asilleri gibi yaşayarak bir kez kullandıklarını bir daha kullanmazlar, çünkü kaybederler.
-insanın kendisine çektirdiği acıya azap denir. teknik adı vicdan azabıdır. bugüne kadar binlerce hayalet hikayesi duymuşsunuzdur. işte bunların başlangıcı da bu vicdan azabıdır. dünya üzerinde hayalet gördüğünü iddia eden ilk insan, yaşarken canını yaktığı dostunu öldükten sonra o kadar çok düşünmüş ve kendine o kadar kızmıştır ki, yıllardır tanıdığı bir yüzü, bedeni evinin odalarında uçuşurken görmeye başlamıştır. sonra bu olayın üstüne binlerce yıl binmiş ve insanlar her yerde hayaletler görmeye başlamıştır. oysa hayalet dediğin şey, yaşarken kazık attığın insanlar öldükten sonra duyduğun vicdan azabının sana oynadığı bir tiyatrodur. vicdan azabı öyle bir hikayedir ki, aynı hayaletler gibi adamı korkudan öldürür.
-içindeki pişmanlığın sadece bir paket sigarayı içme süresine yetecek kadar olduğunu anladığı bir vicdanı vardı. hakan'ın kötülüğünün türkçe'si, hayat boyu pişman olmayacak kadar yoğun ve kısa süren vicdan azapları çekmesiydi. bu azaplar o kadar ağırdı ki, sadece birkaç saat sürüyordu. üç saatlik bir yağmurun içine üç saniye dolu yağması gibi, on yıllar süren insan hayatındaki birkaç saatin de hiçbir değeri yoktu. aslında kötülerin de iyilerden farkı yok. sadece onlar pişman olurlarken daha hızlı davranıyorlar ve yeni günahlar işlemek için sokağa çıktıklarında vicdan azaplarını gözyaşı bastırmış evlerinde bırakıyorlardı. oysa iyilerin evlerini gözyaşı basana kadar bir ömür geçiyordu. onun dışında bir farkları yoktu. kötüler, iyileri kısa ve uzun vadeli vicdan azapları, sessiz ve gürültülü pişmanlıklar. hakan hepsini ve kendisini anladı. anlayacak bir şey kalmayınca da uyudu.
-hakan "biliyor musun barbaros, bazen ne düşünüyorum? yaşamaya büyük bir yeteneğim olduğunu düşünüyorum. yani nasıl yaşanması gerektiğini çok iyi biliyorum. iyi hayat nasıl geçirilir, çok iyi biliyorum. ama ilgimi çekmiyor. yani yaşamaya büyük bir yeteneğim var ama ilgimi çekmiyor"
-medeniyet duvarla başlar. duvar örmek çeşitli amaçlar taşır. bu amaçların ilki ayırmaktır: insanları, hayvanları, bitkileri ve şeyleri. daha sonra amaçlar içeride ya da dışarıda bırakmaktır: insanları, hayvanları, bitkileri ve şeyleri. duvarları örülür ve iki cephelerinde hayatlar gelişir. duvarsız bir dünya günümüz insanı için cehennemdir. medeni insanın ruhsal dengesini sonsuza dek kaybetmesine elektrik, kanalizasyon ya da iletişim sistemlerinin çökmesi değil, duvarların yıkılması neden olacaktır. bu yüzden duvar ustalığı kapitalist anlamda ilk gerçek meslektir. var olan en kalabalık, yarı gizli, güç dayanışması eksenli örgütün bu meslekten esinlenerek kendini vaftiz etmiş olması bir tesadüf değildir. çünkü duvar, sıradan insanın tek garantisidir. savunulması gereken ilk siperdir. dünya üzerindeki mevcut düzenin devamı duvarların ayakta kalmasına bağlıdır. elleri alçılı duvar ustalarından elleri paralı bankacılara kadar, duvarlar dünya nüfusunu gölgelerinde gizler. ancak duvarın hangi tarafında olunduğuysa, hayat tarzını belirler. geceyi sokakta geçirenlerse duvarların, dolayısıyla medeniyetin dışındadır. çöp torbalarıyla aynı kaldırımda uyuyanlar duvarları delmek isteyenlerdir. asla yıkmanın değil ancak sadece geçebilecekleri kadar bir delik açmanın peşinde olan organik matkaplardır. çünkü ister sao paulo'nun gecekondularında, ister koumbala'nın ormanında, isterse de malaga'nın sahilinde yaşasın, her insanın bir duvara ihtiyacı vardır. bu ihtiyacın devamı ise pencerelerdir. duvarın diğer tarafındakileri izlemek için inşa edilmiş saydam duvarlar.
-dünya üzerinde sağır, dilsiz, kör, sakat piç yoktur. çünkü piç olmak için sağlıklı gözlere sahip olup görmemek, sağlıklı kulaklara sahip olup duymamak, sağlıklı bir bedene sahip olup yaşamamak gerekir. sadece mükemmel insan adayları piçe dönüşebilir. çünkü çok mutsuz sonların birinci şartı çok mutlu başlangıçlardır.
-"bir matematik probleminin çözümüne benziyor. bir performans gösterisi gibi. 'bakın yüz kelimeyle neler anlatabiliyorum' demekten ibaret bir görgüsüzlük. yeteneğini, soytarılar gibi sergileyen insanları çok salak buluyorum. oysa gerçek yetenek insanlara gitmez, insanlar ona gelir. o durumda, sen yazmazsan da, insanlar yüz kelimeyle bir başyapıt yaratabileceğini bilirler. yoksa sirklerde iki elleriyle aynı anda resimler yapan palyaçolardan farkın kalmaz." ( barbaros)
-piç olmanın doğuştan gelen tek şartı herhangi bir alanda üstün yetenek sahibi olmak ve o alana ilgi duymamaktır. boğuşarak ve ter dökerek sınırlı yetenekleriyle günümüz dünyasını ve insanlık tarihini inşa etmiş olanların yanında piçler sınırsız yeteneklerini harcayanlardır. hırstan yoksun üstün yetenekli piçlerle, yeteneksiz ancak ihtiraslı insanların aynı havayı soluyan, aynı türdeki hayvanlar olduklarına inanmak çok zordur. ancak dünya öyle bir oyun bahçesidir ki, herkes yasalar önünde eşit ve bir vatandaşlık numarası sahibidir.
27 Temmuz 2010 Salı
13 Temmuz 2010 Salı
koro
birden bire yapayalnızsanız her yerde
ve bundan korkuyorsanız
en küçük şeylerden bile. örneğin birine saati sorsanız
karşıdan karşıya geçseniz bir caddede
sesinizi alçaltıp dikkatle bakaraktan çevrenize
biriyle bir şeyler konuşsanız
ve her gün kitaplar, dergiler alsanız. postacı her gün mektup getirse
sözgelimi bir resmi dairede
fazlaca oyalansanız
şöyle bir iki otobüs kaçırsanız üst üste neden olmasın
kaldı ki, hiçbir şey yapmasanız bile
tuhaftır
sanki herkes kuşkuyla bakacaktır yüzünüze.
ve işte bir lokantaya girdiniz, garsonla çene çaldınız
şarapla yiyecek bir şeyler söylediniz, hepsi bu kadar
biraz da güldünüz aklınızdan geçen bir şeye
ya gülünç bir olaya, ya önemsiz bir söze
ama az ötede düğmeleriyle oynayan
ve yiyen tırnaklarını bir adam
duraksız sizi izliyordur belki de.
ya da bir dernekte üyesiniz, azıcık mutlusunuz
ya da küçük bir memur bir banka servisinde
durmadan suçlusunuz
durmadan suçlusunuz
durmadan suçlusunuz ve artık kendinizi
gücünüz yok ödemeye.
giderek siz oluyorsa bütün bir kalabalık
yüzünüz yüzlerine benziyorsa, giysiniz giysilerine
ansızın bir hastanın kendini iyi sanması gibi
gücünüz yetse de azıcık bağırsanız
bir yankı : durmadan yalnızsınız
durmadan yalnızsınız.
ve bundan korkuyorsanız
en küçük şeylerden bile. örneğin birine saati sorsanız
karşıdan karşıya geçseniz bir caddede
sesinizi alçaltıp dikkatle bakaraktan çevrenize
biriyle bir şeyler konuşsanız
ve her gün kitaplar, dergiler alsanız. postacı her gün mektup getirse
sözgelimi bir resmi dairede
fazlaca oyalansanız
şöyle bir iki otobüs kaçırsanız üst üste neden olmasın
kaldı ki, hiçbir şey yapmasanız bile
tuhaftır
sanki herkes kuşkuyla bakacaktır yüzünüze.
ve işte bir lokantaya girdiniz, garsonla çene çaldınız
şarapla yiyecek bir şeyler söylediniz, hepsi bu kadar
biraz da güldünüz aklınızdan geçen bir şeye
ya gülünç bir olaya, ya önemsiz bir söze
ama az ötede düğmeleriyle oynayan
ve yiyen tırnaklarını bir adam
duraksız sizi izliyordur belki de.
ya da bir dernekte üyesiniz, azıcık mutlusunuz
ya da küçük bir memur bir banka servisinde
durmadan suçlusunuz
durmadan suçlusunuz
durmadan suçlusunuz ve artık kendinizi
gücünüz yok ödemeye.
giderek siz oluyorsa bütün bir kalabalık
yüzünüz yüzlerine benziyorsa, giysiniz giysilerine
ansızın bir hastanın kendini iyi sanması gibi
gücünüz yetse de azıcık bağırsanız
bir yankı : durmadan yalnızsınız
durmadan yalnızsınız.
ağıt
Gün bitti. Saat kaç. Bitecek mi bir gün savaşımız
Hak edilmiş hüzünlerimiz olacak mı bizim de
Dönüp dönüp arkamıza baktığımız
Bir dünya kalıntısı üstünde
Hak edilmiş hüzünlerimiz olacak mı bizim de.
Hak edilmiş hüzünlerimiz olacak mı bizim de
Dönüp dönüp arkamıza baktığımız
Bir dünya kalıntısı üstünde
Hak edilmiş hüzünlerimiz olacak mı bizim de.
2 Temmuz 2010 Cuma
"1980 başlarında bir yaz akşamı, füsun akatlı, nimet tuna ve tomris uyar, o dönemin gözde uğrağı şadırvan'da buluşmuş, denizin tadını çıkarıyorlar. konu bir ara aşka, sonra aşksızlığa, en sonunda da "aşık olunabilecek bir erkeğin özellikleri"ne geliyor ve bir oyuna dönüşüyor. nesnel davranmakta kararlı olduklarından masalarına gelen edip cansever ve turgut uyar'ın da görüşlerini alıyorlar. (sonraları ferit edgü, mürşit balabanlılar, aydın emeç gibi "güvenilir" erkek dostlara da başvurulacak.)
böyle önemli bir konunun koşul sıralamasında ilk maddeyi fiziksel görünüşün ya da zekanın değil giyimin tutması oldukça tuhaf ama ne yapalım?
1- adam, (o dönemin gözde terliği) tokyo giymeyecek. belki de böylelikle onun evde pijamayla dolaşmaması güvenceye alınıyor. şort yasak değilmiş. yatarken çorap giymesinmiş.
2- ama kes giyip jogginge çıkması, pazar günlerini doğa budalalığıyla geçirmesi -sizi de yürüyüşe zorluyorsa- yasak.
3- pamuklu, keten, yün gibi doğal elyaf giyecek. naylon ve parlak kumaşlar kesinlikle yasaktır. (ferit edgü'nün önemli katkısı: fanila giymeyebilir. turgut uyar'ınki: ama don giysin.)
4- herkes adamın haftada en az bir kere yakınmasına razıyken ferit, her gün yakınmasında diretiyor.
5- kesinlikle uykucu biri olmasın ama uykusuzluğundan da yakınmasın. uykusuz gecelerini paylaşılan bin şölene dönüştürebilsin.
6- alkolik olabilir de sarhoş olmasın. (ferit'in katkısı: düşebilir ama çelme takmasın.)
7- uyuşturucu kullanmasına izin var mı? mürşit'e göre, "ikinci kişiliği gündeme gelmiyorsa kullanabilir." turgut'a göre, "hem içki hem uyuşturucu olmaz!" galiba, izin pek yok.
8- tv'de "makul miktarda maç seyredebilir" ama yorum yapmadan, sessizce. boks ve güreş sevmesin. turgut "buz patenini" de eklemiş.
9- tatil günlerini eşya onarmakla geçirmesin. elektrik sigortası attığında, musluğun contası yenileneceğinde hemen işe sıvanmasın. bir usta ayarlayacak kadar bilgili olsun (ferit). cereyana kapılmayacak ya da evi havuza çevirmeyecek kadar zeki olsun yeter (turgut).
10- ya yüzmeyi ya dansetmeyi bilsin ya da herhangi bir sporu iyi yapsın.
11- haftada en az bir kitap okusun. mürşit: red kit ile asteriksten haberli olsun. turgur: pardayyanlar ile arsen lüpen'den de. ferit: şu altı yazardan birini iyice okumuş olsun -kafka, shakespeare, balzac, sait faik, sartre ve f.s.fitzgerald ya da hemingway ama ihtiyar adam ve deniz sayılmaz. edip: şiir de okusun.
12- bir saz çalıyorsa çalsın ama dostlar toplantısında konser vermesin. aynı şekilde isterse mavi yolculuğa çıksın ama dönüşünde dia gösterileri düzenlemesin.
13- esprisi "humor"a dayalı olsun. fıkra anlatmayı, "lazın biri," diye başlamayı nükte sanmasın. turgut: askerlik anılarını anlatmasın. geçmişinden söz ederken, "sene 1963..." diye girmesin söze. "1963'te filan. ankara'dayken..." gibi başlasın.
14- takside arka koltukta otururken de hesabı ödeyebilsin. lokantada bahşişi yüzde ondan fazla bırakmasın. garsonlarla bu koşullarda dostluk kurabilsin. hesabı öderken cebinden tomarla para çıkarmasın. diline dolamadığı sürece mali durumu önemsiz, yalnız arabası varsa, arabanın park yerine göre program düzenlemesin. taksiye binebilsin. çok istiyora yabancı sigara ve içki içebilir, tabi büyüklenmediği sürece. (o dönemde yabancı sigaralar kaçaktı.)
15- edip cansever'e göre, armağan almayı da vermeyi de bilsin. her hesabı kendi ödemeye kalkışmasın.
16- yemek masasında viski vb. içmesin. masaya gelen çerezlere saldırmasın.
17- hayatında en fazla 6 kere doktora gitmiş olsun (ameliyat sayılmıyor). antibiyotiklere düşkün olmasın.
18- ilk gördüğü insanlar hakkında acele ve değişmez yargılar verecek kadar gözükara bir psikoloji uzmanı kesilmesin.
19- politik görüşü sola yakın bir aydın olsun. ama dahi yerine daahi demeyecek kadar düzgün olsun türkçesi. parti sloganlarıyla konuşmasın.
20- omlet, makarna ve biftek dışında yemek pişirmeyi becersin. kendine yetsin. kısaca, kişiliğini öne sürmeyecek kadar kişilikli olsun ama belli etmediğini de belli etmesin.
giyiminden, zevklerinden, davranışlarına, günlük diline kadar her özelliğine karıştığımız (dikkat ederseniz, erkeklerin baskısı daha ağır!), bir yalnızlığa ittiğimiz bu adamcağızın fiziksel özellikleri pek önemli değil anlaşılan. cinsellik konusunda ondan beklenen, "programlı olmaması, kendini bir şeylere zorunlu hissetmemesi, heteroseksüel olsa da homoseksüellerle dostluk kurabilmesi".
kaç yaşında bu zavallı acaba?
nimet'e göre: 30,füsun'a göre: 45, bana göre: 30.
ferit'e göre: ideal olarak 25, edip'e göre: 40, turgut'a göre: 30-35, mürşit'e göre: 35.
son danışmanımız aydın emeç, "isteklerin oldukça ağır yine de mantıksız olmadığını" belirttikten sonra bir kahkaha atmıştı: "iyi ama bu adam zaten evlidir! tutalım ki değil, kendini bunca eğitmek için bu toplumda nasıl hırpalandığını düşünürsek, sizin gibi vıdıvıdı kadınlar yerine güleç, uysal bir kadın seçmesi daha doğal değil mi?"
iyi ki buldumcuğumuz bulunamadı. beklenti günümüze kadar sarksaydı adam daha nice kısıtlamayla karşılaşacaktı kim bilir? geçen akşam oğlumla eşi şima yeni koşullar ileri sürdüler:
cep telefonunu yerli yersiz kullanmasın.
mercedes ve bmw'ye tutkun olmasın.
ne tür müzik dinlediğini açıklasın. (ve ne dinliyorsa onu dinlemesin mi?: tomris)
kredi kartını matrah sanmasın. kartviziti varsa arkasına çarpı çekmesin.
televizyon ağzıyla konuşmasın.
okurlar listeyi bildiklerince kabartabilirler. böylelikle türkiye'nin gidişini de saptayabilirler."
tomris uyar - yüzleşmeler
böyle önemli bir konunun koşul sıralamasında ilk maddeyi fiziksel görünüşün ya da zekanın değil giyimin tutması oldukça tuhaf ama ne yapalım?
1- adam, (o dönemin gözde terliği) tokyo giymeyecek. belki de böylelikle onun evde pijamayla dolaşmaması güvenceye alınıyor. şort yasak değilmiş. yatarken çorap giymesinmiş.
2- ama kes giyip jogginge çıkması, pazar günlerini doğa budalalığıyla geçirmesi -sizi de yürüyüşe zorluyorsa- yasak.
3- pamuklu, keten, yün gibi doğal elyaf giyecek. naylon ve parlak kumaşlar kesinlikle yasaktır. (ferit edgü'nün önemli katkısı: fanila giymeyebilir. turgut uyar'ınki: ama don giysin.)
4- herkes adamın haftada en az bir kere yakınmasına razıyken ferit, her gün yakınmasında diretiyor.
5- kesinlikle uykucu biri olmasın ama uykusuzluğundan da yakınmasın. uykusuz gecelerini paylaşılan bin şölene dönüştürebilsin.
6- alkolik olabilir de sarhoş olmasın. (ferit'in katkısı: düşebilir ama çelme takmasın.)
7- uyuşturucu kullanmasına izin var mı? mürşit'e göre, "ikinci kişiliği gündeme gelmiyorsa kullanabilir." turgut'a göre, "hem içki hem uyuşturucu olmaz!" galiba, izin pek yok.
8- tv'de "makul miktarda maç seyredebilir" ama yorum yapmadan, sessizce. boks ve güreş sevmesin. turgut "buz patenini" de eklemiş.
9- tatil günlerini eşya onarmakla geçirmesin. elektrik sigortası attığında, musluğun contası yenileneceğinde hemen işe sıvanmasın. bir usta ayarlayacak kadar bilgili olsun (ferit). cereyana kapılmayacak ya da evi havuza çevirmeyecek kadar zeki olsun yeter (turgut).
10- ya yüzmeyi ya dansetmeyi bilsin ya da herhangi bir sporu iyi yapsın.
11- haftada en az bir kitap okusun. mürşit: red kit ile asteriksten haberli olsun. turgur: pardayyanlar ile arsen lüpen'den de. ferit: şu altı yazardan birini iyice okumuş olsun -kafka, shakespeare, balzac, sait faik, sartre ve f.s.fitzgerald ya da hemingway ama ihtiyar adam ve deniz sayılmaz. edip: şiir de okusun.
12- bir saz çalıyorsa çalsın ama dostlar toplantısında konser vermesin. aynı şekilde isterse mavi yolculuğa çıksın ama dönüşünde dia gösterileri düzenlemesin.
13- esprisi "humor"a dayalı olsun. fıkra anlatmayı, "lazın biri," diye başlamayı nükte sanmasın. turgut: askerlik anılarını anlatmasın. geçmişinden söz ederken, "sene 1963..." diye girmesin söze. "1963'te filan. ankara'dayken..." gibi başlasın.
14- takside arka koltukta otururken de hesabı ödeyebilsin. lokantada bahşişi yüzde ondan fazla bırakmasın. garsonlarla bu koşullarda dostluk kurabilsin. hesabı öderken cebinden tomarla para çıkarmasın. diline dolamadığı sürece mali durumu önemsiz, yalnız arabası varsa, arabanın park yerine göre program düzenlemesin. taksiye binebilsin. çok istiyora yabancı sigara ve içki içebilir, tabi büyüklenmediği sürece. (o dönemde yabancı sigaralar kaçaktı.)
15- edip cansever'e göre, armağan almayı da vermeyi de bilsin. her hesabı kendi ödemeye kalkışmasın.
16- yemek masasında viski vb. içmesin. masaya gelen çerezlere saldırmasın.
17- hayatında en fazla 6 kere doktora gitmiş olsun (ameliyat sayılmıyor). antibiyotiklere düşkün olmasın.
18- ilk gördüğü insanlar hakkında acele ve değişmez yargılar verecek kadar gözükara bir psikoloji uzmanı kesilmesin.
19- politik görüşü sola yakın bir aydın olsun. ama dahi yerine daahi demeyecek kadar düzgün olsun türkçesi. parti sloganlarıyla konuşmasın.
20- omlet, makarna ve biftek dışında yemek pişirmeyi becersin. kendine yetsin. kısaca, kişiliğini öne sürmeyecek kadar kişilikli olsun ama belli etmediğini de belli etmesin.
giyiminden, zevklerinden, davranışlarına, günlük diline kadar her özelliğine karıştığımız (dikkat ederseniz, erkeklerin baskısı daha ağır!), bir yalnızlığa ittiğimiz bu adamcağızın fiziksel özellikleri pek önemli değil anlaşılan. cinsellik konusunda ondan beklenen, "programlı olmaması, kendini bir şeylere zorunlu hissetmemesi, heteroseksüel olsa da homoseksüellerle dostluk kurabilmesi".
kaç yaşında bu zavallı acaba?
nimet'e göre: 30,füsun'a göre: 45, bana göre: 30.
ferit'e göre: ideal olarak 25, edip'e göre: 40, turgut'a göre: 30-35, mürşit'e göre: 35.
son danışmanımız aydın emeç, "isteklerin oldukça ağır yine de mantıksız olmadığını" belirttikten sonra bir kahkaha atmıştı: "iyi ama bu adam zaten evlidir! tutalım ki değil, kendini bunca eğitmek için bu toplumda nasıl hırpalandığını düşünürsek, sizin gibi vıdıvıdı kadınlar yerine güleç, uysal bir kadın seçmesi daha doğal değil mi?"
iyi ki buldumcuğumuz bulunamadı. beklenti günümüze kadar sarksaydı adam daha nice kısıtlamayla karşılaşacaktı kim bilir? geçen akşam oğlumla eşi şima yeni koşullar ileri sürdüler:
cep telefonunu yerli yersiz kullanmasın.
mercedes ve bmw'ye tutkun olmasın.
ne tür müzik dinlediğini açıklasın. (ve ne dinliyorsa onu dinlemesin mi?: tomris)
kredi kartını matrah sanmasın. kartviziti varsa arkasına çarpı çekmesin.
televizyon ağzıyla konuşmasın.
okurlar listeyi bildiklerince kabartabilirler. böylelikle türkiye'nin gidişini de saptayabilirler."
tomris uyar - yüzleşmeler
20 Mayıs 2010 Perşembe
çöplük
-bakın, leyla'nın bastığı yerlerden çıkan ses, bu hayatta ve dünyada kalmak için direnenlerin, yok edilemeyenlerin sesiydi. her acı dünyanın yerine geçer ve her kedere yeni bir evren gerekir.
-söylediği gibi faşizm kötülükle ilgili bir şeydi, kötülüğün sıradanlaşmasıydı ve martıyla bir insan arasında bile bu türden bir ilişki kurulabilirdi. bir ötekinin olması yeterliydi. kötülüğe koşullananlar güçlü, iktidar sahibi insanlardı.
-sokaktakiler, çöplüktekiler, düşkünler kaçıyorlardır. kaçan kurtulmak istemez.
-bir ülkeye yeni bir kral atadığında, eski kraliçe sürgüne gönderilir.
-zaman yalnız yaşayan insanlar içindi. yaşamak için hayatta olmak, hayatta kalmak yetmezdi.
-tarih, insanlık, evlerin içi, sokaklar, ruhların karanlık yüzlerini görseniz bile inanmayacağınız şeyleri saklarlar.
-yıldız, akira vesilesiyle aşkın, o insana düşkünlüğümüzün, herkesi dışlamak olduğunu öğrenmişti. onu paramparça etmeden akira'nın aşkını sökmenin çaresi yoktu.
-hayatta her şeyin mükafattan çok cezası vardır.
-dünyayı döndüren, toplumları dağıtan o en büyük duyguların özü, sıradan günlük hayatın içindedir. kötülük sıradandır. kimilerine göre insan ruhunun bu tür incelikleri yazılmaya değmez. ee derler, sen ne anlattın bize? onlar bin insan ruhunun bir araya gelip yıktığı bir evreni okumak isterler. oysa içlerinden birisi bütün dünyadır, hayattır.
-zevk ve acı aynı ananın evlatları gibi değiller midir? yoksa böyle bir ilişkiyi kabullenmek, zevk ve acı kaynağının bir olduğunu yani, sapkınlık değil mi?
-"leyla mı?" derlerdi, "hangi leyla?" sokaklar insanın hafızasını silip süpürürdü. her gün yeni bir gün olurdu. gerçekten yeni bir gün. siz temiz hayat çocuklarının yeni günlerine benzemeyecek cinsten, gıcır gıcır yeni günler vaat ederdi sokaktaki hayat evsizlere. geçmişi olmayan hayatlar.
-"geçmiş kırılan bir aynadır. bozulmuş zaman parçasıdır. bitmiştir" botwinnik
-bir insanı sevebilmek için sırlarına vakıf olmak gerekir. leyla yerin dibinde kendine yeni bir amaç belirliyor: kafa koparan'ın bugününü değil, geçmişini istiyor. o anlatmalı, leyla bilmeli. çöplük, kama, doktor başka bir dünyada kalıyorlar. unuttunuz mu, her acı bu dünyayı terkettirir. leyla, yanındaki adamı sevmek, bu cehennemin dibine alışmak zorunda.
-şahsi dertlerimiz değil, şahsi dertlerimizi gözler önünde yaşadığımız toplum bizi bu ine kapanmaya zorladı. kötünün karşısında kötülükle durabileceğimizi yukardakilerden öğrendik.
-düşkün ruhlar böyle sevmezler mi? onların hayatları, hislerini reddedenlerin yerine yerleştirip sevdikleri dublörlerle geçmez mi?
-hepimizin içinde, toplumda, kurulmamış bir zemberek olabilir mi? marifetli bir el, kötü ve kanlı bir el bu zembereği kurmayı başarır ve kötülük saatleri işlemeye başlar. kendiniz için kötü olursunuz: adam öldürürsünüz, sokaklara düşersiniz, delirirsiniz, pis işlere girersiniz. toplum için kötülük saatleri işleyebilir: doğru karar veremez, faşistlerin peşine takılır, hayal görür, katliam yapar. bütün bunları yapanlar herkes gibidirler. biz de onlar gibiyizdir. şimdi yıldız'ın kafasındaki soruya tercüman olursak: 'bilgi, inanç, aile, çevre, toplum, genlerimiz, din... bizi kötülükten ne korur?' cevabını elinde olmadan seslice veriyor yıldız: 'belki de hiçbir şey'
-kimse ne kadar kötü olabileceğini bilemez, bunu bilmeden yaşar, yıldız gibi işte.
-nerede ne olacağı bellidir, nasıl olacağı yoruma bağlı olarak değişir.
-"yaşadıklarımız geçici dünyadan resimlerdir. her şeyin geçmiş olacağını bilen bir bilge gibi durmalı hayatta. o zaman daha az acı çekersin."
-söylesenize, bay thomas aynı dönemde yaşasa, yahudi çocuklarını kesip biçebilir miydi bu doktor? insanların ahlak mekanizmasını, vicdanını bozan toplum mudur yoksa bu mekanizma kendi kendine dönerken kişisel dertlerle mi dağılır?
-"geçmişimiz de gelecek gibi muammadır."
-haritada yan yana dizilmiş, bir savaşın, kan gölüne dönmüş bir ülkenin etrafını saran ve sessiz kalan insanlığın tiyatrosu yapılsa işte böyle olurdu.
-söylediği gibi faşizm kötülükle ilgili bir şeydi, kötülüğün sıradanlaşmasıydı ve martıyla bir insan arasında bile bu türden bir ilişki kurulabilirdi. bir ötekinin olması yeterliydi. kötülüğe koşullananlar güçlü, iktidar sahibi insanlardı.
-sokaktakiler, çöplüktekiler, düşkünler kaçıyorlardır. kaçan kurtulmak istemez.
-bir ülkeye yeni bir kral atadığında, eski kraliçe sürgüne gönderilir.
-zaman yalnız yaşayan insanlar içindi. yaşamak için hayatta olmak, hayatta kalmak yetmezdi.
-tarih, insanlık, evlerin içi, sokaklar, ruhların karanlık yüzlerini görseniz bile inanmayacağınız şeyleri saklarlar.
-yıldız, akira vesilesiyle aşkın, o insana düşkünlüğümüzün, herkesi dışlamak olduğunu öğrenmişti. onu paramparça etmeden akira'nın aşkını sökmenin çaresi yoktu.
-hayatta her şeyin mükafattan çok cezası vardır.
-dünyayı döndüren, toplumları dağıtan o en büyük duyguların özü, sıradan günlük hayatın içindedir. kötülük sıradandır. kimilerine göre insan ruhunun bu tür incelikleri yazılmaya değmez. ee derler, sen ne anlattın bize? onlar bin insan ruhunun bir araya gelip yıktığı bir evreni okumak isterler. oysa içlerinden birisi bütün dünyadır, hayattır.
-zevk ve acı aynı ananın evlatları gibi değiller midir? yoksa böyle bir ilişkiyi kabullenmek, zevk ve acı kaynağının bir olduğunu yani, sapkınlık değil mi?
-"leyla mı?" derlerdi, "hangi leyla?" sokaklar insanın hafızasını silip süpürürdü. her gün yeni bir gün olurdu. gerçekten yeni bir gün. siz temiz hayat çocuklarının yeni günlerine benzemeyecek cinsten, gıcır gıcır yeni günler vaat ederdi sokaktaki hayat evsizlere. geçmişi olmayan hayatlar.
-"geçmiş kırılan bir aynadır. bozulmuş zaman parçasıdır. bitmiştir" botwinnik
-bir insanı sevebilmek için sırlarına vakıf olmak gerekir. leyla yerin dibinde kendine yeni bir amaç belirliyor: kafa koparan'ın bugününü değil, geçmişini istiyor. o anlatmalı, leyla bilmeli. çöplük, kama, doktor başka bir dünyada kalıyorlar. unuttunuz mu, her acı bu dünyayı terkettirir. leyla, yanındaki adamı sevmek, bu cehennemin dibine alışmak zorunda.
-şahsi dertlerimiz değil, şahsi dertlerimizi gözler önünde yaşadığımız toplum bizi bu ine kapanmaya zorladı. kötünün karşısında kötülükle durabileceğimizi yukardakilerden öğrendik.
-düşkün ruhlar böyle sevmezler mi? onların hayatları, hislerini reddedenlerin yerine yerleştirip sevdikleri dublörlerle geçmez mi?
-hepimizin içinde, toplumda, kurulmamış bir zemberek olabilir mi? marifetli bir el, kötü ve kanlı bir el bu zembereği kurmayı başarır ve kötülük saatleri işlemeye başlar. kendiniz için kötü olursunuz: adam öldürürsünüz, sokaklara düşersiniz, delirirsiniz, pis işlere girersiniz. toplum için kötülük saatleri işleyebilir: doğru karar veremez, faşistlerin peşine takılır, hayal görür, katliam yapar. bütün bunları yapanlar herkes gibidirler. biz de onlar gibiyizdir. şimdi yıldız'ın kafasındaki soruya tercüman olursak: 'bilgi, inanç, aile, çevre, toplum, genlerimiz, din... bizi kötülükten ne korur?' cevabını elinde olmadan seslice veriyor yıldız: 'belki de hiçbir şey'
-kimse ne kadar kötü olabileceğini bilemez, bunu bilmeden yaşar, yıldız gibi işte.
-nerede ne olacağı bellidir, nasıl olacağı yoruma bağlı olarak değişir.
-"yaşadıklarımız geçici dünyadan resimlerdir. her şeyin geçmiş olacağını bilen bir bilge gibi durmalı hayatta. o zaman daha az acı çekersin."
-söylesenize, bay thomas aynı dönemde yaşasa, yahudi çocuklarını kesip biçebilir miydi bu doktor? insanların ahlak mekanizmasını, vicdanını bozan toplum mudur yoksa bu mekanizma kendi kendine dönerken kişisel dertlerle mi dağılır?
-"geçmişimiz de gelecek gibi muammadır."
-haritada yan yana dizilmiş, bir savaşın, kan gölüne dönmüş bir ülkenin etrafını saran ve sessiz kalan insanlığın tiyatrosu yapılsa işte böyle olurdu.
13 Nisan 2010 Salı
sabah
serin rüzgarlara pencereni aç
karşımda fecirle değişen ağaç
bak, seyret ağaran rengini ufkun
mahmur gözlerinle süzülsün uykun
bırak saçlarınla oynasın rüzgar
gümüş çıplaklığı bir başka bahar
olan vücudunu ondan gizleme
ne varsa hepsini boyun,saç,meme
esirden dudaklar okşasın, sevsin
madem ki geceden daha güzelsin
ahmet hamdi tanpınar
karşımda fecirle değişen ağaç
bak, seyret ağaran rengini ufkun
mahmur gözlerinle süzülsün uykun
bırak saçlarınla oynasın rüzgar
gümüş çıplaklığı bir başka bahar
olan vücudunu ondan gizleme
ne varsa hepsini boyun,saç,meme
esirden dudaklar okşasın, sevsin
madem ki geceden daha güzelsin
ahmet hamdi tanpınar
27 Mart 2010 Cumartesi
maskulinizm
yaşamak ne güç şeymiş
kadınlar öğrettiler bana
başta anam
hamamda kaynar sular dökerek başımdan
onlar uyandırdılar beni çocukluktan
erkek olup üstlerine çıkayım diye
bu öyle bir esatır ki
hem yesir tüccarı olacaksın, hem yesir
ve vücutlarının akkağıtlarına yazdığım o şiir değil,
med-cezir...
kadınlar doğurdular beni bağıra bağıra
gine onlar öldürecekler beni aşktan
bağırta bağırta...
kadınlar öğrettiler bana
başta anam
hamamda kaynar sular dökerek başımdan
onlar uyandırdılar beni çocukluktan
erkek olup üstlerine çıkayım diye
bu öyle bir esatır ki
hem yesir tüccarı olacaksın, hem yesir
ve vücutlarının akkağıtlarına yazdığım o şiir değil,
med-cezir...
kadınlar doğurdular beni bağıra bağıra
gine onlar öldürecekler beni aşktan
bağırta bağırta...
anladım
bunca zaman bana anlatmaya çalıştığını, kendimi bulduğumda anladım.
herkesin mutlu olmak için başka bir yolu varmış,
kendi yolumu çizdiğimde anladım..
bir tek yaşanarak öğrenilirmiş hayat, okuyarak, dinleyerek değil..
bildiklerini bana neden anlatmadığını, anladım..
yüreğinde aşk olmadan geçen hergün kayıpmış,
aşk peşinden neden yalınayak koştuğunu anladım..
acı doruğa ulaştığında gözyaşı gelmezmiş gözlerden,
neden hiç ağlamadığını anladım..
ağlayanı güldürebilmek,ağlayanla ağlamaktan daha değerliymiş,
gözyaşımı kahkaya çevirdiğinde anladım..
bir insanı herhangi biri kırabilir, ama bir tek en çok sevdiği acıtabilirmiş,
çok acıttığında anladım..
fakat, hakedermiş sevilen onun için dökülen her damla gözyaşını,
gözyaşlarıyla birlikte sevinçler terkettiğinde anladım..
yalan söylememek değil, gerçeği gizlememekmiş marifet,
yüreğini elime koyduğunda anladım..
''sana ihtiyacım var, gel! '' diyebilmekmiş güçlü olmak,
sana ''git'' dediğimde anladım..
biri sana ''git'' dediğinde, ''kalmak istiyorum'' diyebilmekmiş sevmek,
git dediklerinde gittiğimde anladım..
sana sevgim şımarık bir çocukmuş, her düştüğünde zırıl zırıl ağlayan,
büyüyüp bana sımsıkı sarıldığında anladım..
özür dilemek değil, ''affet beni'' diye haykırmak istemekmiş pişman olmak,
gerçekten pişman olduğumda anladım..
ve gurur, kaybedenlerin, acizlerin maskesiymiş,
sevgi dolu yüreklerin gururu olmazmış,
yüreğimde sevgi bulduğumda anladım..
ölürcesine isteyen, beklemez, sadece umut edermiş bir gün affedilmeyi,
beni afetmeni ölürcesine istediğimde anladım..
sevgi emekmiş,
emek ise vazgeçmeyecek kadar, ama özgür bırakacak kadar sevmekmiş...
can yücel
herkesin mutlu olmak için başka bir yolu varmış,
kendi yolumu çizdiğimde anladım..
bir tek yaşanarak öğrenilirmiş hayat, okuyarak, dinleyerek değil..
bildiklerini bana neden anlatmadığını, anladım..
yüreğinde aşk olmadan geçen hergün kayıpmış,
aşk peşinden neden yalınayak koştuğunu anladım..
acı doruğa ulaştığında gözyaşı gelmezmiş gözlerden,
neden hiç ağlamadığını anladım..
ağlayanı güldürebilmek,ağlayanla ağlamaktan daha değerliymiş,
gözyaşımı kahkaya çevirdiğinde anladım..
bir insanı herhangi biri kırabilir, ama bir tek en çok sevdiği acıtabilirmiş,
çok acıttığında anladım..
fakat, hakedermiş sevilen onun için dökülen her damla gözyaşını,
gözyaşlarıyla birlikte sevinçler terkettiğinde anladım..
yalan söylememek değil, gerçeği gizlememekmiş marifet,
yüreğini elime koyduğunda anladım..
''sana ihtiyacım var, gel! '' diyebilmekmiş güçlü olmak,
sana ''git'' dediğimde anladım..
biri sana ''git'' dediğinde, ''kalmak istiyorum'' diyebilmekmiş sevmek,
git dediklerinde gittiğimde anladım..
sana sevgim şımarık bir çocukmuş, her düştüğünde zırıl zırıl ağlayan,
büyüyüp bana sımsıkı sarıldığında anladım..
özür dilemek değil, ''affet beni'' diye haykırmak istemekmiş pişman olmak,
gerçekten pişman olduğumda anladım..
ve gurur, kaybedenlerin, acizlerin maskesiymiş,
sevgi dolu yüreklerin gururu olmazmış,
yüreğimde sevgi bulduğumda anladım..
ölürcesine isteyen, beklemez, sadece umut edermiş bir gün affedilmeyi,
beni afetmeni ölürcesine istediğimde anladım..
sevgi emekmiş,
emek ise vazgeçmeyecek kadar, ama özgür bırakacak kadar sevmekmiş...
can yücel
25 Mart 2010 Perşembe
nazım hikmet
"aya gidilecek
daha da ötelere,
teleskopların bile görmediği yere.
ama bizim dünyada ne zaman kimse aç kalmayacak,
korkmayacak kimse kimseden,
emretmeyecek kimse kimseye,
yermeyecek kimse kimseyi,
umudunu çalmayacak kimse kimsenin?
işte ben komünistim bu soruya karşılık verdiğim için."
*
"hoş geldin kadınım benim hoş geldin
ayağını basdın odama
kırk yıllık beton, çayır çimen şimdi
güldün,
güller açıldı penceremin demirlerinde
ağladın,
avuçlarıma döküldü inciler
gönlüm gibi zengin
hürriyet gibi aydınlık oldu odam..."
*
"bugün pazar.
bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün
bu kadar benden uzak
bu kadar mavi
bu kadar geniş olduğuna şaşarak
kımıldamadan durdum."
*
giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.
ceylanı kurtardım avcının elinden
ama daha baygın yatar ayılamadı.
kopardım portakalı dalından
ama kabuğu soyulamadı.
oldum yıldızlarla haşır neşir
ama sayısı bir tamam sayılamadı.
kuyudan çektim suyu
ama bardaklara konulamadı.
güller dizildi tepsiye
ama taştan fincan oyulamadı.
sevdalara doyulamadı.
giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.
daha da ötelere,
teleskopların bile görmediği yere.
ama bizim dünyada ne zaman kimse aç kalmayacak,
korkmayacak kimse kimseden,
emretmeyecek kimse kimseye,
yermeyecek kimse kimseyi,
umudunu çalmayacak kimse kimsenin?
işte ben komünistim bu soruya karşılık verdiğim için."
*
"hoş geldin kadınım benim hoş geldin
ayağını basdın odama
kırk yıllık beton, çayır çimen şimdi
güldün,
güller açıldı penceremin demirlerinde
ağladın,
avuçlarıma döküldü inciler
gönlüm gibi zengin
hürriyet gibi aydınlık oldu odam..."
*
"bugün pazar.
bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün
bu kadar benden uzak
bu kadar mavi
bu kadar geniş olduğuna şaşarak
kımıldamadan durdum."
*
giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.
ceylanı kurtardım avcının elinden
ama daha baygın yatar ayılamadı.
kopardım portakalı dalından
ama kabuğu soyulamadı.
oldum yıldızlarla haşır neşir
ama sayısı bir tamam sayılamadı.
kuyudan çektim suyu
ama bardaklara konulamadı.
güller dizildi tepsiye
ama taştan fincan oyulamadı.
sevdalara doyulamadı.
giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.
23 Mart 2010 Salı
orhan veli kanık
bekliyorum
öyle bir havada gel ki,
vazgeçmek mümkün olmasın!
*
kimse duymadan ölmeliyim
ağzımın kenarında
bir parça kan bulunmalı.
beni tanımayanlar
''mutlak birini seviyordu'' demeliler.
tanıyanlarsa, ''zavallı, demeli,
çok sefalet çekti...''
fakat hakiki sebep
bunlardan hiçbirisi olmamalı
öyle bir havada gel ki,
vazgeçmek mümkün olmasın!
*
kimse duymadan ölmeliyim
ağzımın kenarında
bir parça kan bulunmalı.
beni tanımayanlar
''mutlak birini seviyordu'' demeliler.
tanıyanlarsa, ''zavallı, demeli,
çok sefalet çekti...''
fakat hakiki sebep
bunlardan hiçbirisi olmamalı
8 Mart 2010 Pazartesi
8 mart
Kadınlar günü niye kutlanır ki?
Kadın, çocuk, hayvan, engelli ve çevre hakları. Bunlar laf ebeliğiyle, şişinmelerle, göz boyamacı kafa tutmalarla insanlık vicdanında giderek azalan notlarımızı yükseltebilir mi? Aynı dersten yüz yıl çakmak sadece ayıp değil, ahmaklık da değil mi?
Yirmi küsur yıllık arkadaşım Ali Eyüboğlu mesaj çekti iki gün önce sabahın köründe... Sabahları 5.30 -6.00’da ayakta olduğumdan, geçmiş hayatımda bir balıkçı karısı olduğuma kanaat getirenlerden biri olarak. “Seni rüyamda gördüm, Dünya Kadınlar Günü için benim köşemde ‘Sezence’ başlığında bir yazı yazmıştın. İnşallah bana ‘anca rüyanda görürsün’ diye cevap vermezsin” diye...
Hemen telefon açtım, aslında tamamen uydurduğu kanaatindeydim. Rüyanın gerçek olduğunu öğrenince, “‘Hayır’ demek için aradığımı sanıyorsun ama sanki bir yazasım var” dedim, artık düştü mü kalktı mı kafasını mı patlattı ne olduğunu bilmiyorum ama bütün bu arbededen memnun kaldığı sonucunu çıkardım.
“Tamam yazarım” der demez, hemen aklıma “Kadınlar günü niye kutlanır ki?” sorusu düştü. Sevgililer günü, anneler günü, babalar günü vs. vs... Yakında türevleri ve yeni bulunanları, kendisine yüklenen daha da gelişmiş anlamlarla sade bir gün olmaktan çıkacak olan, Allah’ın her günü muhtemelen.
Aslında hangi taraftayım hiç bilemedim. İnsanın kafasını eni konu karıştırıyorlar çünkü. Bir bakıyorum ‘sistemin yarattığı tüketim oburluğunu kışkırtan dayatmalardan biri...’ diye çemkirenleri haklı buluyorum, bir bakıyorum, “Yahu, ne olursa olsun! İyilik, güzellik, hoşluk, insaniyet, hakkaniyet açısından bir vesiledir en azından” diyenleri...
Ortamına göre de değişiyor bazen, canımı kurtarmak için. Hangi taraftakiler çoğunlukta ise, onlara “hı, hı” demenin konforu açısından. Hem ortam gerilmiyor, hem küçük çapta da olsa, durduk yerde yeni bir cephe daha açıp akıntıya savaşma enayiliğinden yırtıyorsun.
Ayrıca senin yandaşlığında, kendini onaylatmanın verdiği iyimserlikle arkandan pek güzel konuşuyorlar.
Gıyabında süren savaşlara, hiç yoktan bir iki mücahit daha katmış oluyorsun ki, ünlü olmak hasebiyle bütün bir ömrünü göz altında geçirmeye mahkum olmuş biri için bunun nesi kötü?
Artistlik böyle bir şey. Ve her insan artisttir bana göre. Yaşamak da böyle bir şey zaten. Kendini idrak etmeye başladığın andan itibaren, genetik ve bilinçaltı sürece ilaveten -renkli miki- bilinçle kat edilen, bir ‘uzun mesafe koruyup kollama’ koşusu... Kendini, aileni, sevdiklerini, ötekini, değerlerini, değerli olanı, hakkı, hukuku, dirliği, ‘Bir’liği...
Bu yüzden ‘artistlik’ profesyonel alanda da, hayatın içinde de, temel meselesi hakikat ile yüzleşmek olan insanoğluna hayatla baş edebilmesi için bahşedilmiş bir nimet bence. Bunun için de, “artizlik yapma leyn...” falan gibi aşağılayıcı çıkışlardan önce, aksi durumda olabileceklerin bir listesini yazıp duvara asın derim ben.
Güçlü olanın güçsüzü maddi manevi tanklarla, tüfeklerle acımasızca ezip geçtiği, hukukun-ama sana, bana amcamın kızı Süheyla’ya göre değil, evrensel kriterlere göre hukukun-üstünlüğü olmadığından gücünü, dolayısı ile mezalimini, Allah yarattı demeden artırdığı bir düzenden söz ediyoruz.
Bugün Dünya Kadınlar Günü. Erkek toplumunda kadın olarak, adaletsizlikten nasibini bolca alanlardan biri olmaktan dolayı iç güdüsel olarak, “Doğuramazsın gel yapma, annen güzel sen çirkin” deyivermeyi canım çok çekiyor, lakin kardeşimin ‘Allah’ın çipi’ olarak değerlendirdiği vicdan yol vermiyor. Hak bir bütündür çünkü. Bir zerresi zarar gördüğünde, bütün zerreleri bütün hücreleri zarar görür. O bütünü dille parçalayıp ayrı başlıklar altında toplayabiliriz biçimsel olarak ama öz’ün ö’süne bile dokunamayız; hakikati değiştirip dönüştüremeyiz. Yarım yetme aklımızla zannederiz, vehmederiz. Hak ve hakikat, “Demokles’in Kılıcı” gibi Vicdan Hanım’ın aynasına düşürüverir suretimizi. Hak bölünemez; tıpkı dua gibi...
Kadın, erkek, çocuk, hayvan için ayrı ayrı dualar olması gibi bir şey bu. İnsan aklıyla her birine bir değer biçip, tartıp, olması gerektiği ölçekte dağıtacak bir “dua terazimiz” var mıdır, mümkün müdür? Hep söylerim, Anadolu boşu boşuna “akıl akıl, gel kıçıma takıl” diye bir lafı niye icat etsin?
Cumartesi günü, yirmi tane anaokulu bebesinin gözünün önünde, aşkına karşılık vermediği için fidan gibi bir öğretmeni katleden erkek müdür yardımcısı ile ilgili haberleri izlerken, Yıldırım Türker’in ‘Bahçe’ adlı köşesindeki “Adorno’nun Sorusu” başlıklı yazısı, bir matkabın ipince ucuyla bütün hücrelerimi oyuyordu. İnsan, Auschwitz’den sonra yaşayabilir mi, hayat tekrar normale dönebilir mi gerçekten?
Bebelerimizi büyütsün diye emanet ettiğimiz bir öğretmen, onu bebelerin önünde öldüren bir başka öğretmen... Okul öncesi eğitimde ‘dakka bir, gol bir” hayat bilgisi...
Bu hiçbir gücün silemeyeceği “öldürebilirsiniz, öldürülebilirsiniz” kaydı, sadece tamir edilmesi gereken ağır bir travma olarak değerlendirilebilir mi? Bu çocuklar büyüdükçe, belki daha da beterlerine tanık olmaya devam edecekleri şiddeti, tıpkı suç ortaklığından evrende çoktan mahkum olmuş biz yetişkinler gibi, başına bir “maalesef” koyup, hayatın gerçeklerinden biri olarak yavaş yavaş kanıksamayacaklar mı? Ayıp değil mi, çok ayıp değil mi?
2007 yılında Radikal gazetesini, bir günlük yayın yönetmeni olarak hazırladığımda, seçtiğim “Türkiye’nin 5 Ayıbı” başlığına bayağı bir tepki aldım yakınlarımdan, “Çok sert, biraz daha yumuşatsan” gibilerinden... Ben de onlara, bir şiirinde göt kelimesini kullandığından dolayı yargılanan Can Yücel’in savunmasındaki cümleyi hatırlattım, “Ne diyeyim hakim bey, bizim köyde göte göt derler...” Ey kurban olduğumun Can Yücel’i!
Kadın, çocuk, hayvan, engelli ve çevre hakları. Bunlar laf ebeliğiyle, şişinmelerle, göz boyamacı kafa tutmalarla insanlık vicdanında giderek azalan notlarımızı yükseltebilir mi? Aynı dersten, yüz yıl çakmak sadece ayıp değil, ahmaklık da değil mi?
8-10 yaşında hatta daha da altındaki çocuklarımızın polise taş attıklarından dolayı, daha doğrusu attırıldıklarından dolayı, yetişkin mahkemelerinde yargılanıp 10-15 yıllara mahkum edilmeleri ayıptan acı bir sözü hak etmiyor mu? “Niye o taşı attıranların ardındaki derini sorgulamak yerine, atan evlatlarımıza ceza kesiliyor” sorusu yakamızdan düşebilir mi? Ya, çocuk mahkemeye çıkartılır mı? Daha ne kadar ciğerimiz sökülecek insan haklarına (yani yine evrensel hukuka) uygun bir adalete kavuşana kadar... Ölü ya da diri daha kaç evladımızın ağıdını yakmaya devam edeceğiz. Daha ne kadar kurtulamayacağız neredeyse DNA’mıza kodlanmış bu ‘örtbas’ illetinden...
Oluk oluk kanıyoruz. İnsan kendi kanını görmez mi? İnsan kendini vurduğunu anlamaz mı?
Annemden öğrendiğim şaheser bir deyiş vardır: “Bir anlık adalet, bin yıllık ibadet.” Anne söyle, gerçekten hâlâ umut var mı?
Bugün dua ettim hepimiz için.
Yüce Tanrım, insanı affetsin...
Sezen Aksu
Kadın, çocuk, hayvan, engelli ve çevre hakları. Bunlar laf ebeliğiyle, şişinmelerle, göz boyamacı kafa tutmalarla insanlık vicdanında giderek azalan notlarımızı yükseltebilir mi? Aynı dersten yüz yıl çakmak sadece ayıp değil, ahmaklık da değil mi?
Yirmi küsur yıllık arkadaşım Ali Eyüboğlu mesaj çekti iki gün önce sabahın köründe... Sabahları 5.30 -6.00’da ayakta olduğumdan, geçmiş hayatımda bir balıkçı karısı olduğuma kanaat getirenlerden biri olarak. “Seni rüyamda gördüm, Dünya Kadınlar Günü için benim köşemde ‘Sezence’ başlığında bir yazı yazmıştın. İnşallah bana ‘anca rüyanda görürsün’ diye cevap vermezsin” diye...
Hemen telefon açtım, aslında tamamen uydurduğu kanaatindeydim. Rüyanın gerçek olduğunu öğrenince, “‘Hayır’ demek için aradığımı sanıyorsun ama sanki bir yazasım var” dedim, artık düştü mü kalktı mı kafasını mı patlattı ne olduğunu bilmiyorum ama bütün bu arbededen memnun kaldığı sonucunu çıkardım.
“Tamam yazarım” der demez, hemen aklıma “Kadınlar günü niye kutlanır ki?” sorusu düştü. Sevgililer günü, anneler günü, babalar günü vs. vs... Yakında türevleri ve yeni bulunanları, kendisine yüklenen daha da gelişmiş anlamlarla sade bir gün olmaktan çıkacak olan, Allah’ın her günü muhtemelen.
Aslında hangi taraftayım hiç bilemedim. İnsanın kafasını eni konu karıştırıyorlar çünkü. Bir bakıyorum ‘sistemin yarattığı tüketim oburluğunu kışkırtan dayatmalardan biri...’ diye çemkirenleri haklı buluyorum, bir bakıyorum, “Yahu, ne olursa olsun! İyilik, güzellik, hoşluk, insaniyet, hakkaniyet açısından bir vesiledir en azından” diyenleri...
Ortamına göre de değişiyor bazen, canımı kurtarmak için. Hangi taraftakiler çoğunlukta ise, onlara “hı, hı” demenin konforu açısından. Hem ortam gerilmiyor, hem küçük çapta da olsa, durduk yerde yeni bir cephe daha açıp akıntıya savaşma enayiliğinden yırtıyorsun.
Ayrıca senin yandaşlığında, kendini onaylatmanın verdiği iyimserlikle arkandan pek güzel konuşuyorlar.
Gıyabında süren savaşlara, hiç yoktan bir iki mücahit daha katmış oluyorsun ki, ünlü olmak hasebiyle bütün bir ömrünü göz altında geçirmeye mahkum olmuş biri için bunun nesi kötü?
Artistlik böyle bir şey. Ve her insan artisttir bana göre. Yaşamak da böyle bir şey zaten. Kendini idrak etmeye başladığın andan itibaren, genetik ve bilinçaltı sürece ilaveten -renkli miki- bilinçle kat edilen, bir ‘uzun mesafe koruyup kollama’ koşusu... Kendini, aileni, sevdiklerini, ötekini, değerlerini, değerli olanı, hakkı, hukuku, dirliği, ‘Bir’liği...
Bu yüzden ‘artistlik’ profesyonel alanda da, hayatın içinde de, temel meselesi hakikat ile yüzleşmek olan insanoğluna hayatla baş edebilmesi için bahşedilmiş bir nimet bence. Bunun için de, “artizlik yapma leyn...” falan gibi aşağılayıcı çıkışlardan önce, aksi durumda olabileceklerin bir listesini yazıp duvara asın derim ben.
Güçlü olanın güçsüzü maddi manevi tanklarla, tüfeklerle acımasızca ezip geçtiği, hukukun-ama sana, bana amcamın kızı Süheyla’ya göre değil, evrensel kriterlere göre hukukun-üstünlüğü olmadığından gücünü, dolayısı ile mezalimini, Allah yarattı demeden artırdığı bir düzenden söz ediyoruz.
Bugün Dünya Kadınlar Günü. Erkek toplumunda kadın olarak, adaletsizlikten nasibini bolca alanlardan biri olmaktan dolayı iç güdüsel olarak, “Doğuramazsın gel yapma, annen güzel sen çirkin” deyivermeyi canım çok çekiyor, lakin kardeşimin ‘Allah’ın çipi’ olarak değerlendirdiği vicdan yol vermiyor. Hak bir bütündür çünkü. Bir zerresi zarar gördüğünde, bütün zerreleri bütün hücreleri zarar görür. O bütünü dille parçalayıp ayrı başlıklar altında toplayabiliriz biçimsel olarak ama öz’ün ö’süne bile dokunamayız; hakikati değiştirip dönüştüremeyiz. Yarım yetme aklımızla zannederiz, vehmederiz. Hak ve hakikat, “Demokles’in Kılıcı” gibi Vicdan Hanım’ın aynasına düşürüverir suretimizi. Hak bölünemez; tıpkı dua gibi...
Kadın, erkek, çocuk, hayvan için ayrı ayrı dualar olması gibi bir şey bu. İnsan aklıyla her birine bir değer biçip, tartıp, olması gerektiği ölçekte dağıtacak bir “dua terazimiz” var mıdır, mümkün müdür? Hep söylerim, Anadolu boşu boşuna “akıl akıl, gel kıçıma takıl” diye bir lafı niye icat etsin?
Cumartesi günü, yirmi tane anaokulu bebesinin gözünün önünde, aşkına karşılık vermediği için fidan gibi bir öğretmeni katleden erkek müdür yardımcısı ile ilgili haberleri izlerken, Yıldırım Türker’in ‘Bahçe’ adlı köşesindeki “Adorno’nun Sorusu” başlıklı yazısı, bir matkabın ipince ucuyla bütün hücrelerimi oyuyordu. İnsan, Auschwitz’den sonra yaşayabilir mi, hayat tekrar normale dönebilir mi gerçekten?
Bebelerimizi büyütsün diye emanet ettiğimiz bir öğretmen, onu bebelerin önünde öldüren bir başka öğretmen... Okul öncesi eğitimde ‘dakka bir, gol bir” hayat bilgisi...
Bu hiçbir gücün silemeyeceği “öldürebilirsiniz, öldürülebilirsiniz” kaydı, sadece tamir edilmesi gereken ağır bir travma olarak değerlendirilebilir mi? Bu çocuklar büyüdükçe, belki daha da beterlerine tanık olmaya devam edecekleri şiddeti, tıpkı suç ortaklığından evrende çoktan mahkum olmuş biz yetişkinler gibi, başına bir “maalesef” koyup, hayatın gerçeklerinden biri olarak yavaş yavaş kanıksamayacaklar mı? Ayıp değil mi, çok ayıp değil mi?
2007 yılında Radikal gazetesini, bir günlük yayın yönetmeni olarak hazırladığımda, seçtiğim “Türkiye’nin 5 Ayıbı” başlığına bayağı bir tepki aldım yakınlarımdan, “Çok sert, biraz daha yumuşatsan” gibilerinden... Ben de onlara, bir şiirinde göt kelimesini kullandığından dolayı yargılanan Can Yücel’in savunmasındaki cümleyi hatırlattım, “Ne diyeyim hakim bey, bizim köyde göte göt derler...” Ey kurban olduğumun Can Yücel’i!
Kadın, çocuk, hayvan, engelli ve çevre hakları. Bunlar laf ebeliğiyle, şişinmelerle, göz boyamacı kafa tutmalarla insanlık vicdanında giderek azalan notlarımızı yükseltebilir mi? Aynı dersten, yüz yıl çakmak sadece ayıp değil, ahmaklık da değil mi?
8-10 yaşında hatta daha da altındaki çocuklarımızın polise taş attıklarından dolayı, daha doğrusu attırıldıklarından dolayı, yetişkin mahkemelerinde yargılanıp 10-15 yıllara mahkum edilmeleri ayıptan acı bir sözü hak etmiyor mu? “Niye o taşı attıranların ardındaki derini sorgulamak yerine, atan evlatlarımıza ceza kesiliyor” sorusu yakamızdan düşebilir mi? Ya, çocuk mahkemeye çıkartılır mı? Daha ne kadar ciğerimiz sökülecek insan haklarına (yani yine evrensel hukuka) uygun bir adalete kavuşana kadar... Ölü ya da diri daha kaç evladımızın ağıdını yakmaya devam edeceğiz. Daha ne kadar kurtulamayacağız neredeyse DNA’mıza kodlanmış bu ‘örtbas’ illetinden...
Oluk oluk kanıyoruz. İnsan kendi kanını görmez mi? İnsan kendini vurduğunu anlamaz mı?
Annemden öğrendiğim şaheser bir deyiş vardır: “Bir anlık adalet, bin yıllık ibadet.” Anne söyle, gerçekten hâlâ umut var mı?
Bugün dua ettim hepimiz için.
Yüce Tanrım, insanı affetsin...
Sezen Aksu
5 Mart 2010 Cuma
m. mngn
başlangıçta doğruydu belki
sıradan bir serüven , rast gele bir ilişki gibi başlayıp,
gün günden hayatıma yayılan , büyüyüp kök sallan,
benliğimi kavrayıp varlığımı ele geçiren bir aşka
bedeldin
ve hala bilmiyordun sevgilim
ben sende bütün aşklarımı temize çektim...
anladığındaysa, yapacak tek şey kalmıştı sana...
bütün kazananlar gibi terk ettin...
sıradan bir serüven , rast gele bir ilişki gibi başlayıp,
gün günden hayatıma yayılan , büyüyüp kök sallan,
benliğimi kavrayıp varlığımı ele geçiren bir aşka
bedeldin
ve hala bilmiyordun sevgilim
ben sende bütün aşklarımı temize çektim...
anladığındaysa, yapacak tek şey kalmıştı sana...
bütün kazananlar gibi terk ettin...
3 Mart 2010 Çarşamba
sunay akın
İki rayı gibiyiz
Bir tren yolunun
Yakın olması
Neyi değiştirir
Son istasyonun
*
Beyaz adam
özgürlük adına
dev bir kadın heykeli dikti
doğu denizinin kıyısına
ve her gece
altında dans ettiğimiz yıldızları
bayrak diye tutsak etti
bir bez parçasına
Beyaz adam
özgürlük gibi adaleti de
bir kadın heykeliyle simgeledi
ama elinde terazi tutan
zavallı kadın
gözleri bağlı olduğu için
kendisine tecavüz edenin
kim olduğunu göremedi...
*
içinde yaşamaktır devrim,
dikiş kutusunun.
ve toplu iğneler gibi
bir arada olmayı gerektirir,
karşı koyabilmek icin zulmüne
makas denilen patronun...
Bir tren yolunun
Yakın olması
Neyi değiştirir
Son istasyonun
*
Beyaz adam
özgürlük adına
dev bir kadın heykeli dikti
doğu denizinin kıyısına
ve her gece
altında dans ettiğimiz yıldızları
bayrak diye tutsak etti
bir bez parçasına
Beyaz adam
özgürlük gibi adaleti de
bir kadın heykeliyle simgeledi
ama elinde terazi tutan
zavallı kadın
gözleri bağlı olduğu için
kendisine tecavüz edenin
kim olduğunu göremedi...
*
içinde yaşamaktır devrim,
dikiş kutusunun.
ve toplu iğneler gibi
bir arada olmayı gerektirir,
karşı koyabilmek icin zulmüne
makas denilen patronun...
28 Şubat 2010 Pazar
gözlerim gözünde aşkı seçmiyor
onlardan kalbime sevda geçmiyor
ben yordum ruhumu biraz da sen yor
çünkü bence şimdi herkes gibisin
yolunu beklerken daha dün gece
kaçıyorum bugün senden gizlice
kalbime baktım da işte iyice
anladım ki sen de herkes gibisin
büsbütün unuttum seni eminim
maziye karıştı şimdi yeminim
kalbimde senin için yok bile kinim
bence sen de şimdi herkes gibisin
nazım hikmet ran
(1918), yaz, kadıköy
onlardan kalbime sevda geçmiyor
ben yordum ruhumu biraz da sen yor
çünkü bence şimdi herkes gibisin
yolunu beklerken daha dün gece
kaçıyorum bugün senden gizlice
kalbime baktım da işte iyice
anladım ki sen de herkes gibisin
büsbütün unuttum seni eminim
maziye karıştı şimdi yeminim
kalbimde senin için yok bile kinim
bence sen de şimdi herkes gibisin
nazım hikmet ran
(1918), yaz, kadıköy
20 Şubat 2010 Cumartesi
turgut uyar
ilaç milaç bok püsür
şuramda bir şeyler var
sahiden bir şeyler var
haykırmadan anlatamam...
*
göğe bakma durağı
ikimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
şu aranıp duran korkak ellerimi tut
bu evleri atla bu evleri de bunları da
göğe bakalım
falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
inecek var deriz otobüs durur ineriz
bu karanlık böyle iyi afferin tanrıya
herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam
herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım
nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
beni bırak göğe bakalım
senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
seni aldım bu sunturlu yere getirdim
sayısız penceren vardı bir bir kapattım
bana dönesin diye bir bir kapattım
şimdi otobüs gelir biner gideriz
dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
bir ellerin, bir ellerim yeter belleyelim yetsin
seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
durma kendini hatırlat
durma göğe bakalım
*
sibernetik
üç kere üç dokuz eder
bilirsin
birin karesi birdir
kare kökü de
bilirsin
"mutlu aşk yoktur"
bilirsin
ama baharda ya da dışarda
sonsuz göğün altında
aşkın aşkla çarpımı
nedendir bilinmez
garip bir biçimde
hep sonsuzdur
şuramda bir şeyler var
sahiden bir şeyler var
haykırmadan anlatamam...
*
göğe bakma durağı
ikimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
şu aranıp duran korkak ellerimi tut
bu evleri atla bu evleri de bunları da
göğe bakalım
falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
inecek var deriz otobüs durur ineriz
bu karanlık böyle iyi afferin tanrıya
herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam
herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım
nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
beni bırak göğe bakalım
senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
seni aldım bu sunturlu yere getirdim
sayısız penceren vardı bir bir kapattım
bana dönesin diye bir bir kapattım
şimdi otobüs gelir biner gideriz
dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
bir ellerin, bir ellerim yeter belleyelim yetsin
seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
durma kendini hatırlat
durma göğe bakalım
*
sibernetik
üç kere üç dokuz eder
bilirsin
birin karesi birdir
kare kökü de
bilirsin
"mutlu aşk yoktur"
bilirsin
ama baharda ya da dışarda
sonsuz göğün altında
aşkın aşkla çarpımı
nedendir bilinmez
garip bir biçimde
hep sonsuzdur
8 Şubat 2010 Pazartesi
anlayan el sallasın, bana merhaba der gibi; beden gitmeye teşne, hayat kal der gibi...
Ama insan yanılabiliyor hele ki ben yanılmak konusunda oldukça profesyonelleşebiliyorum.
past is history, future is mystery, today is a gift. that's why we call it as present.
yani hani mesela zannediyorsun ki bi yoldan birisi gelecek. boş, uzun bi yol. devamlı ona bakıyorsun. sonra hiç kimse gelmiyor...
an, mekan, kadın, adam, müzik, üst baş, sınıf, ırk, gözler, koku hepsinin "açısının denk gelmesi" ne aşk denir.
anlamı da şu: gülleri herhangi bir yere yayan ya da dizen kişi. e gül de bir çiçek adı. bülbülün sevgilisi olarak isim yaptı oradan hatırlarsın.
"orospuluk, bir tavır sanatıdır." murathan mungan
Herşey bir sokak çocuğunun elini cebine sokabildiği kadar boş. Öznesi olmayan cümleler gibi değersiz. Ve senin "N'aber" soruna "iyilik" dediğim kadar yalan...
çok büyük bir uzaklık, çok fazla olanaksızlıklar vardı sizinle aramızda; aynı oyunu oynamıştık ancak siz hala canlıydınız.
en büyük devrim aşktır oğlum. bütün devrimler aşk ile başlar, bütün devrimler aşka yol açmak içindir. gerisi faso fiso.
Ama insan yanılabiliyor hele ki ben yanılmak konusunda oldukça profesyonelleşebiliyorum.
past is history, future is mystery, today is a gift. that's why we call it as present.
yani hani mesela zannediyorsun ki bi yoldan birisi gelecek. boş, uzun bi yol. devamlı ona bakıyorsun. sonra hiç kimse gelmiyor...
an, mekan, kadın, adam, müzik, üst baş, sınıf, ırk, gözler, koku hepsinin "açısının denk gelmesi" ne aşk denir.
anlamı da şu: gülleri herhangi bir yere yayan ya da dizen kişi. e gül de bir çiçek adı. bülbülün sevgilisi olarak isim yaptı oradan hatırlarsın.
"orospuluk, bir tavır sanatıdır." murathan mungan
Herşey bir sokak çocuğunun elini cebine sokabildiği kadar boş. Öznesi olmayan cümleler gibi değersiz. Ve senin "N'aber" soruna "iyilik" dediğim kadar yalan...
çok büyük bir uzaklık, çok fazla olanaksızlıklar vardı sizinle aramızda; aynı oyunu oynamıştık ancak siz hala canlıydınız.
en büyük devrim aşktır oğlum. bütün devrimler aşk ile başlar, bütün devrimler aşka yol açmak içindir. gerisi faso fiso.
16 Ocak 2010 Cumartesi
demokrasi
"the difference between a democracy and a dictatorship is that in a democracy you vote first and take orders later; in a dictatorship you don't have to waste your time voting" (charles bukowski)
eğer oy vermek bir şeyleri değiştirebilecek olsaydı kesinlikle çoktan yasaklanmış olurdu. (keny arkana)
gustave flaubert'e göre "tek rüyası proleteryayı burjuvazinin eriştiği aptallığa kavuşturmak" olan demokrasi "insanlığın son sözü olmayacaktır. tıpkı köleliğin, feodalizmin ve monarşinin son söz olmadığı gibi."
temelde anti hümanist bir kavramdır. somut olarak insanları değil, biçimsel, duygusuz bir soyutlamayı ölçü alan bir kavramdır. demokrasi kavramında somut insani içeriğin doluluğuna, toplum bağlarının sahiciliğine yer yoktur. demokrasi soyut fertler arasındaki biçimsel bağdır.
Demokrasi, yeni inmiş bir din gibi. Sadece ezilenler, konumundan rahatsız olanlar istiyor. Tuzu kurular nefret ediyor.
"demokrasi; halkın halk için halk tarafından ezilmesidir."(oscar wilde)
"demokrasi, 2 kurt ve 1 kuzunun öğle yemeğinde ne yeneceğini oylamasıdır. özgürlük ise tam teçhizatlı bir kuzunun oylamayla mücadele etmesidir."(benjamin franklin)
çoğu zaman faşizmin en severek kullandığı araçlardan biridir.
sanayi devriminden sonra güçlenmeye başlayan ve sosyalizm getirmeye çalışan proleteryanın ağzına sürülen bir parmak bal.
Demokrasi 12 Eylül'den sonra askeri hapishaneden çıktı. Fakat mahkum elbisesi hala üzerinde...
Radikal:"Bir transseksüelle sohbet ettiniz mi hiç ya da bir Ermeni'yle?" Siz denilen okuyucunun bunlardan hiçbiri olamayacağı varsayılıyor!
eğer oy vermek bir şeyleri değiştirebilecek olsaydı kesinlikle çoktan yasaklanmış olurdu. (keny arkana)
gustave flaubert'e göre "tek rüyası proleteryayı burjuvazinin eriştiği aptallığa kavuşturmak" olan demokrasi "insanlığın son sözü olmayacaktır. tıpkı köleliğin, feodalizmin ve monarşinin son söz olmadığı gibi."
temelde anti hümanist bir kavramdır. somut olarak insanları değil, biçimsel, duygusuz bir soyutlamayı ölçü alan bir kavramdır. demokrasi kavramında somut insani içeriğin doluluğuna, toplum bağlarının sahiciliğine yer yoktur. demokrasi soyut fertler arasındaki biçimsel bağdır.
Demokrasi, yeni inmiş bir din gibi. Sadece ezilenler, konumundan rahatsız olanlar istiyor. Tuzu kurular nefret ediyor.
"demokrasi; halkın halk için halk tarafından ezilmesidir."(oscar wilde)
"demokrasi, 2 kurt ve 1 kuzunun öğle yemeğinde ne yeneceğini oylamasıdır. özgürlük ise tam teçhizatlı bir kuzunun oylamayla mücadele etmesidir."(benjamin franklin)
çoğu zaman faşizmin en severek kullandığı araçlardan biridir.
sanayi devriminden sonra güçlenmeye başlayan ve sosyalizm getirmeye çalışan proleteryanın ağzına sürülen bir parmak bal.
Demokrasi 12 Eylül'den sonra askeri hapishaneden çıktı. Fakat mahkum elbisesi hala üzerinde...
Radikal:"Bir transseksüelle sohbet ettiniz mi hiç ya da bir Ermeni'yle?" Siz denilen okuyucunun bunlardan hiçbiri olamayacağı varsayılıyor!
yine sana dair
sende; ben, kutba giden bir geminin sergüzeştini,
sende; ben, kumarbaz macerasını keşiflerin,
sende uzaklığı,
sende; ben, imkansızlığı seviyorum.
güneşli bir ormana dalar gibi dalmak gözlerine
ve kan ter içinde, aç ve öfkeli,
ve bir avcı iştahıyla etini dişlemek senin.
sende, ben, imkansızlığı seviyorum,
fakat asla umutsuzlugu değil...
sende; ben, kumarbaz macerasını keşiflerin,
sende uzaklığı,
sende; ben, imkansızlığı seviyorum.
güneşli bir ormana dalar gibi dalmak gözlerine
ve kan ter içinde, aç ve öfkeli,
ve bir avcı iştahıyla etini dişlemek senin.
sende, ben, imkansızlığı seviyorum,
fakat asla umutsuzlugu değil...
11 Ocak 2010 Pazartesi
düşman bile değiliz
En güzel günlerimin
üç mel’un adamı var:
Ben sokakta rastlasam bile tanımayayım diye
en güzel günlerimin bu üç mel’un adamını
yer yer tırnaklarımla kazıdım
hatıralarımın camını..
En güzel günlerimin
üç mel’un adamı var:
Biri sensin,
biri o,
biri ötekisi.
Düşmanımdır ikisi..
Sana gelince...
Yazıyorsun.
Okuyorum.
Kanlı bıçaklı düşmanım bile olsa,
insanın bu rütbe alçalabilmesinden korkuyorum..
Ne yazık!..
Ne kadar
beraber geçmiş günlerimiz var;
senin
ve benim
en güzel günlerimiz..
Kalbimin kanıyla götüreceğim,
ebediyete,
ben o günleri.
Sana gelince, sen o günleri
-kendi oğluyla yatan,
-kızlarının körpe etini satan
bir ana gibi satıyorsun!.
Satıyorsun:
günde on kaat,
bir çift rugan pabuç,
sıcak bir döşek,
ve üç yüz papellik rahat için...
En güzel günlerimin
üç mel’un adamı var:
Biri sensin,
Biri o,
biri ötekisi.
Kanlı bıçaklı düşmanımdır ikisi...
Sana gelince;
Ne ben Sezarım,
Ne de sen Brütüssün.
Ne ben sana kızarım,
ne de zatın zahmet edip bana küssün.
Artık seninle biz,
düşman bile değiliz!
Nazım Hikmet
üç mel’un adamı var:
Ben sokakta rastlasam bile tanımayayım diye
en güzel günlerimin bu üç mel’un adamını
yer yer tırnaklarımla kazıdım
hatıralarımın camını..
En güzel günlerimin
üç mel’un adamı var:
Biri sensin,
biri o,
biri ötekisi.
Düşmanımdır ikisi..
Sana gelince...
Yazıyorsun.
Okuyorum.
Kanlı bıçaklı düşmanım bile olsa,
insanın bu rütbe alçalabilmesinden korkuyorum..
Ne yazık!..
Ne kadar
beraber geçmiş günlerimiz var;
senin
ve benim
en güzel günlerimiz..
Kalbimin kanıyla götüreceğim,
ebediyete,
ben o günleri.
Sana gelince, sen o günleri
-kendi oğluyla yatan,
-kızlarının körpe etini satan
bir ana gibi satıyorsun!.
Satıyorsun:
günde on kaat,
bir çift rugan pabuç,
sıcak bir döşek,
ve üç yüz papellik rahat için...
En güzel günlerimin
üç mel’un adamı var:
Biri sensin,
Biri o,
biri ötekisi.
Kanlı bıçaklı düşmanımdır ikisi...
Sana gelince;
Ne ben Sezarım,
Ne de sen Brütüssün.
Ne ben sana kızarım,
ne de zatın zahmet edip bana küssün.
Artık seninle biz,
düşman bile değiliz!
Nazım Hikmet
10 Ocak 2010 Pazar
Kaydol:
Yorumlar (Atom)