26 Kasım 2011 Cumartesi

"tıpkı barfikste büyük dönüşü yapmaya çalışan jimnastikçi gibi her çocuk er ya da geç kendi payına düşecek kaderi belirleyen talih çarkını kendisi için çevirir. çünkü yalnız on beşindeyken bildiğimiz ya da yaptığımız şey sonradan bizi cezbedecektir. dolayısıyla hiçbir zaman telafi edemeyeceğimiz bir şey vardır: on beşimizdeyken evden kaçmamış olmak. sonradan anlarız: sokakta geçirilen kırk sekiz saat, tıpkı alkalik çözeltide olduğu gibi, mutluluğun kristalini yaratır..."

walter benjamin/son bakışta aşk

18 Temmuz 2011 Pazartesi

"çünkü sıkıntı öldürür. ve ama sıkıntı öldürüyor. acı ve öfke değil, ama sıkıntı öldürüyor. çok geçici, anlık, masum, makul olabiliyor sıkıntı, ama öldürüyor. sıkıntı eğlence istiyor, tatil istiyor çünkü. tatil çoğulluğa, çoğulluk gövdelere, yeni kelimelere, yeni yüzlere yol açarak öldürüyor. sıkıntı davet ediyor, açıyor. acı ortak olmayanı defediyor, kapatıyor. sıkıntı çözüyor, öfke bağlıyor. sıkıntı plan program demek çünkü. program yazlıklara savuruyor, sayfiyelere, yumuşak içkilere, pahalı yemeklere yol açarak çözüyor. acı kendi yasasını durmadan fısıldıyor, öfke hatırlatıyor oysa : dağılmayın, unutmayın, yetinin, oturun oturduğunuz yerde. ama sıkıntı savuruyor, parçalıyor, gebertiyor. sıkıntı kutlamalar, şenlikler istiyor çünkü. sıkıntı ille de dans diyor, kahkaha diyor, acının da öfkenin de içini boşaltıyor. acı ve öfke korkuyu yeniyor, sıkıntı okşuyor. sıkıntı arzuyu kaşıyor, acı ve öfke terbiye ediyor. acı değil, öfke değil, sıkıntı öldürüyor." (M. U., Tol)

1 Mayıs 2011 Pazar

şairin romanı

"kendime seçtiğim değerler adına ve tüm mukaddesatımla söylüyorum, kimseye kızmıyorum, kin duymuyorum. kalbimde kire, kine yer yok. evet, zehirli bir dilim var. istediğim zaman bu dilden akacak olan zehrin başkasını felç edebileceğinin farkındayım ama kuvvetine sahip olduğunuz bir şeyi çok adil kullanmanız gerektiğini de biliyorum. boksör yumruklarını sokakta konuşturmaz, gücünüz var diye sokakta çocuk dövmezsiniz, bunu yapmazsınız. saldıranların yaptığı şeyin görülmesini beklersiniz ve nasılsa görülür zamanı gelince. görülmese de bu sizin derdiniz olmaz. ve macera bir kerede anlaşılmaz. size bir şey söyleyeyim mi, zamana gülümsemeyi öğrenmek lazım biraz. gece yattığı zaman herkes kalbinin çok derininde bir yerde kaç karat olduğunu bilir, kendi yeteneğinin, kendi sınırlarının, kendi gücünün farkındadır. belki yüksek sesle kendine bile telaffuz edemez ama bunu derinden hisseder. içinin bir yeri bilir. sükunet? doğrusu bütün bu süreci aynı zamanda bir iç mücadelesi olarak da yaşıyorsunuz. doğuştan sahip olduğunuz şeyler değil bunlar, mayanız ve kumaşınız müsaitse daha kolay oluyor ama akılla yapılan yatırımları, hayata ait hesap kitap işlerini küçümsemeli. hesap kitap işi derken yanlış anlaşılmamak isterim, paradan söz etmiyorum, kadınlar iğne oyası yaparken akıl almaz hesaplar yaparlar ya, bu tür bir şeyden, yaşamı ilmeklemekten söz ediyorum."

29 Nisan 2011 Cuma

buz gibi

aşk iyidir bak
duyumunu artırır insanın
hele don gömlek sabahları
traş olacağını duyarsın
yeni gömleğini giyeceğin gelir
bir yeni biçim eklersin insan olacağa
masaya, merdivene, aynalı dolaba
derken ardından şıpın işi bir kahvaltı
amanın dersin bu ne delice gidiş
paldır küldür açar mıydı fıstık ağacı
ispinoz düşünür müydü
deli olan kaşınır mıydı
kolların upuzun walt whitman'ı okumaktan
ağzın desen bir karış açık
sokaklar yok mu, o sokaklar
önce bir yeşile işkilli
evlerde büyümeler, alıp başını gitmeler olacak
kızıp duracaksın üstüne başına konan toza
televizyondaki ise
usanmak, hızını eksiltmek dendi mi
cin ifrit kesileceksin birden.

hey gidi duyumuna yandığımın dünyası
alıp vereceğin olacak ille
aşk maşk buz gibi yaşayacaksın.

edip cansever

18 Nisan 2011 Pazartesi

Derdin ne ise saklama mahrem olayım ben,
Cürmüm ne ise söyle de mahkum kalayım ben,
Aç kalbini, dök derdini tahfif-i elem et,
Güldürmeyeceksen de beni gül güzelim sen,
Bir kere görüp güldüğünü şad olayım ben.

18 Mart 2011 Cuma

uzak yakınlık

soruyordun;
ilkyaz işte..
uyanıp bir bahçeyi dinliyoruz..
tenhalık böyle..

dallar mı kırılmış, sarmaşıklar mı toz içinde..?
beklesem hemen gelecek olduğun,
tam öyle olduğun..!
oysa hep yanımdasın, seninle her şey yanımda..
kırık dökük de olsa yanımda..
mesela çok sevdiğin bir deniz bile yanımda..
o deniz ki aramızda hiç kımıldamadan,
erkeğini iyi tanıyan bir kadın gibi yorgun..

yarısı yenmiş bir elmaydık bana sorarsan..
ikimizdik, iki kişi değildik..!

bakıyorsak birlikte bakıyorduk gözlerimin içine,
birlikte gözlerinin içine bakıyorduk senin..
yanlıştı, doğruydu, hiç bilmiyorum..
sanki bir bakıma ayrılık böyle..

karşılıklı otursak da ne zaman..
masa örtüsünü ikiye bölen ellerimizdi..
bir tırnak yeşilinden gerisin geriye,
ayak bileklerimizden gerisin geriye,
bütün bunlar gereksiz, bilmiyorum sanma...
gereksiz ama yalnızlık böyle..

bir hüzün kaç kişinin hüznü olurdu..?
çıkarsak toplamak yerine,
her hüzün başka türlü olurdu..

ne yaparsan yap saati kurma..
öyle dağıldık ki hepimiz,
her günün geçmesi bir gerçek oluyor..
seninle her uzaklık gibi böyle..

edip cansever

22 Şubat 2011 Salı

kırmızı pazartesi

*erkekler erkek gibi olmak için, kadınlarsa evlenmek, nakış işlemek, yemek yapmak, hasta bakmak ve üzülüp ağlamak için yetiştirilir.

*bu kadar büyük bir üzüntünün ancak daha büyük utançları örtbas edebilmek için gösterilebileceğini düşündüğümü hatırlıyorum.

*"bana bir önyargı verin, dünyayı yerinden oynatayım."

8 Ocak 2011 Cumartesi

beyrut

"o, bu pazar burada değil.

o biri de değil ama sanki bizden biri. bizimle yaşıyor, apartmanımızda ama aslında yok gibi. hepimiz bir araya gelsek, söyleyemeyiz tam nerede olduğunu. sanki sadece hepimizin toplamı gibi. birbirimizle olan hesaplarımızın toplamı. kavgamızın ve sonra bitirmeden uykuya yatırdığımız kavgamızın hepsi. kuyusuna günahlarımızı ve kahkahalarımızı attığımız biri gibi. adını pek sık anmayız. çünkü hepimiz biliyoruz neden bahsettiğimizi. her şeyin sebebi o çünkü.

kurşun yaraları vardı başından beri. yağmur yağdığında, zamanın tozu akardı yarasından, kurum gibi. ama gözü alışınca insanın, yaraları görmezsin. biz görmedik. bizim gözümüz böyle alıştı. zaten hepimiz biraz ona benzemiştik sonunda. acıyan yerlerimizi birbirine dayayarak susturmayı ondan öğrenmiştik.

bırakıp gitsen, çok seven bir kadini terketmek gibi bir çentik bırakır sende. geri dönsen, "ben seni hiç çağırmadım ki" diyen bir erkek, zalim.

ne zaman inansan aldatan, ne zaman silahlarını kuşansan seni zırhınla, savaşsız kalmış bir asker gibi güneşin altında yalnız bırakan bir hali vardı.

itip kakardı insanı. ancak yediği dayakları affede affede büyümeyi öğrenmiş bir çocuksan seversin onu. çünkü nefret etmeyi de bilmelisin eğer onu seveceksen. bunu bilmeyenler gelir geçer. anlatamadıklarını hep bildikleri, yine de durmadan anlattıkları bir hikayeyi alıp ondan, giderler.

niye ona gelip duruyorlar biliyor musun? çünkü her seferinde gençliklerini geri veriyor onlara. onda öyle bir şey var. kim tanısa öyle der. demeyebilir belki, ama döne döne ona gelmelerinin sebebi bu. anlattıkları yüzünden. her gün yeniden anlatabildiği yeni hikayeler yüzünden. sonrasını merak ediyorsun ya, o seni çocuk yapıyor bir bakıma. soysuz sopsuz, hesap vereceği evi olmayan bir çocuk. hep yarın var, dün yok onda. o yüzden sen de dünün olmadığı bir yaşında dönüp kalıyorsun onunla olunca.

durmadan konuşur. çok konuşur. üstelik elini kolunu çok oynatır konuşurken. kaşlarını çatar, aldırma. sanırsın ki hep kavga ediyor. sen de kızarsan işte o çok fena. başa çıkamazsın, gazabının sonu yoktur. gülümseyeceksin. ne zaman ki sinirlendi, gülümseyeceksin ve diyeceksin ki uygun bir dille:
"yapma haji, haram!"

dökülür kızgınlığı. nasılsa en iyi o bilmiyor mu bu gece kimsenin eve gidemeyebileceğini. sırtını okşayacaksın, çünkü ancak sevildiğini bilince yumuşar. öyle tuhaf bir huyu var. sana bile saldırsa, bilirse yine de onun için orada olduğunu, ağlar bile suçluluktan. oğlan çocuğu gibi işte, tıpkı kendi hırçınlığına hayret eden ama zulmüne hükmedemeyen oğlan çocukları gibi.

sesleri çok iyi taklit eder ve her sesi ayırt eder. böyle bir özelliği var. çünkü dinleyerek yaşıyor aslında. seslere göre karar veriyor. kuşların seslerini biliyor, bütün silah seslerini ve insan seslerini. arap alfabesinin ince ses ayrımlarıyla terbiye edilmiş bir kulağı var onun. bir de bu sesleri iyi ezberlemezse hayatta kalamayacağını biliyor. yani orman gibi yaşıyor biraz. seslere göre karar veriyor tehlikenin ne kadar yakında olduğuna, kimin başına bir şey geleceğini sesleri dinleyerek anlıyor.

bak, keyfetmeyi pek iyi bilir. arak'ı koy önüne, biraz kıbbe ve biraz nane. sonuna kadar gider. senin sonuna kadar.. onunla bir gece geçir, gör kendini. nasıl dener seni! işlemeyeceğin bütün günahları su içer gibi işlersin, nefes alır gibi, bilmeden. sabahından korkma, zaten onu yanında bulamazsın. bu yüzden yeniden denemek istersin. o gece bir daha olsun, "belki bu sefer yanımda tutarım" dersin, hınçla ve aşkla. yok, olmaz. sahtekarların kralıdır, tavlayamazsın.

anlattırır. demeyeceğin ne varsa dedirtir sana. ağzından karnın dökülür, karnının dibinde ne tuttuysan. bu yüzden yenilirsin her seferinde zaten. o hikayeler anlatır, ama sana hep kendini anlattırır. onda laf bitmez ama sen bitersin. git, başkalarına git, dene. yok, olmaz. döner gelirsin. dibini gördün ya, kendinin esiri olursun. o yine sana anlatsın istersin, kendi dibini unutmak için artık, dinlersin. artık ancak onun hikayeleri unutturur sana kendinde gördüğünü. onun için hep daha güzel olmak istersin, hep seni beğenmeyeceğinden korkarak. bu, diri tutar seni.

çok 'yani' der. yerli yersiz. neden dersen, anlaşılamayacağını sanır, ondan. 'yani'leri kendi cümlesini kazıp söylediklerinin içinden tamı tamına meselenin kalbini çıkartmak içindir. hikayesi çok karışık olduğu için ve sen bütün bunlar yaşanırken orada olmadığın için, hep anlamadığını düşünür. dene anlatmayı yeniden o hikayeleri, simleri dökülür, beceremezsin.

bir de durmadan "unuttum" der, "bilmiyorum". her şeyi hatırlıyor aslında alçak! unuttuğu tek bir şey yok. sadece kimsenin o kadar zamanı yok, bunu biliyor. bu yüzden demez diyeceğini. her şeyi hatırlıyor da, niye anlatsın? neye yarayacak? "hem hikaye bitmedi ki!" böyle der.

kokusu pek bahis konusu olur. sadece insan gibi kokar oysa. insandan başka hiçbir şey kokmaz. çünkü hepimize benzer. ama hep bizden daha güzeldir. bizden başka kimsesi yok ama hiçbirimizi sallamaz. öyle on dokuz yaşında bir oğlan çocuğu gibidir, omuz atar geçer. ama sorsan hepimizden ihtiyar.

onda güzel olan ne diye sorsan, kimse söyleyemez. ben söyleyeyim. senden habersiz bir şey yaptığını sanırsın hep. müptelası olduğu budur herkesin. o seni bulana kadar onu bulamayacağın için, oturup ne yapıyor olduğunu düşünürsün. merak edersin, öfkelenirsin ve o seni bulduğunda şaşarsın kendine, nasıl hiç kızmamış gibi onu yeniden sevdiğine. onun yanında zayıfsın işte, bu halini seviyorsun. ağzına tükürüşünü seviyorsun, seni böyle aşılayışını, kendine benzetmesini.

bir gün öyledir, bir gün böyle. kafasının tası atmışsa, derhal kendine bir sığınak bulacaksın, yerin altına kaç. keyfi yerindeyse çık beraber korniş'e, denize karşı nargilesini sanki biraz önce ortalığı kurşunlayan kendi değilmiş gibi tutturur. ve pek haşhaşlıdır. başka türlü katlanamıyor kendi kendine muhakkak. uyuyamıyor başka türlü.

esmer, zayıfça, sıcak ve kıvırcık. baksan bir şeye benzetemezsin. ta ki sana bakacak. gözünün içine. seni çok seviyormuş gibi, kimsenin sevmediği gibi. hep seni beklemiş gibi, her şeyi anlatacakmış gibi, her şeyini verecekmiş gibi, sonrası yokmuş gibi, umurunda değilmiş gibi, dertli dertli bakacak sana.. "içimde böyle bir yer mi varmış?" dersin' oralarına kadar değer. çözülmeni bekler. görmek için nasıl soyunduğunu. koltuk altlarına kadar sevmek için seni. oralarına kadar ısırabilmek için. bırakma kendini. o gözler bir daha öyle bakmaz çünkü. kendi bir daha isteyene kadar. o da sadece yeniden soyunurken görmek için seni, o kadar. o zamana kadar senin işin, toplamak kendini. böyle işte. çözül ve sar kendini, yeniden çözül ve yeniden sar sonra. insanı öyle fena yapar. hiç bitmesin istersin.

niye? çünkü insanda öyle bir yer var. insan kaybolmak ister çünkü. bakma sen söylediklerine, insan kendini feda etmek ister. bir acıda, bir sevinçte, bir kavgada, bir hikayede erimek ister. başka türlü katlanamaz aslında kendine. o yeri, bir tek o biliyor, o alçak omur hırsızı!

aslında paramparça. cam kırığı dolu içi. bazen kaleydeskop gibi görünmesi ondan. bak bak, doyama.ama o renkli resimleri yaratan, birbirine çarpa çarpa, canları yana yana bölünen cam kırıkları. her kırılmada o da kanar. kanayan bir kaleydeskop aslına bakarsan. çünkü ne zaman cam parçaları çarpsa birbirine, canı sıyrılır onun da.

fakat niye bilinmez, her seferinde sanki hiçbir şey olmamış gibi camdan dünyalar kurar kendine. sanki hiç kırılmayacak gibi yeniden. başka türlü unutamıyor herhalde. ve unutmak zorunda hatırlayabilmek için kendinin ne olduğunu. sorularınla yorma onu, aklında tuttuklarını unutmaya çalışıyor.

çok sigara içiyor. bırakamadı bir türlü. ölümle ilgili hiçbir şeyi ciddiye almadığı için diyorlar, ama değil. aslında sadece ellerini nereye koyacağını bilmiyor. ellerini bıraksa, dinlense biraz, dursa yani, düşer. o yüzden hareket ediyor. durmadan. dizlerini sallıyor otururken, yürüse karmakarışık saçlarıyla oynuyor, parmaklarına doluyor durmadan, karıştırıyor. çünkü çözülse, kopar.

çok tanıyanı var, ama kimsesi yok, bakma. fena halde öksüz o. belki çok iyi biri olabilirdi başka bir yerde olsaydı, başka bir zamanda. öyle bir hayali vardı sanki herkesin. ama böyle oldu. sanki herkes biraz o ihtimali seviyor. bir gün durulacağı ihtimalini, bunun onu öldüreceğini bile bile.. herkes onda kendi yaşadığını seviyor. sor, herkes söyleyecektir. hayatlarının en önemli dönemecini onunla aldıklarını anlatırlar. çünkü herkesten ve her şeyden koparır seni. kendinle bırakır. ne istediğini bir tek o zaman bilirsin, sana kendini itiraf ettirir.

aramızda bir yerde oturuyor. bizimle yaşıyor gibi ama.. sorsan kimse gösteremez yerini. efkarlı bir yerimiz var. ne zaman ansak onun adını, ne zaman "beyrut" desek, oramız sızlıyor. şimdi dön başa yeniden oku onu. çünkü o biri bile değil ama aramızda en çok o yaşıyor"

muz sesleri

*insan çok yalnızken, bir tane daha kendinden doğuruyordu içinde 'korkma' desin diye.

*bir insan bir insanda başka bir hayatın kapısını görünce aşık olur. ne mutluluktur öte yandaki, ne de tadıyla meraklandıran bir acı. aşk diye buna denir: bir insan bir insanda tekinsiz bir ev görür. ben annende öyle bir kapı, öyle bir ev gördüm.

*biz filipina, çok güldüğümüzde daha gülerken yakında ağlayacağımızı düşünüp surat asan insanlarız.

*çünkü savaş tam erkeklere göre, tam tembellere ve soysuzlara göre bir yer. ne derlerse desinler. bütün erkekler bu yüzden seviyor savaşı. kadınların kalbini kırmak için kutsal nedenler veriyor bize. ortadoğulu erkeklerin iyileşmez yanlarına bir tek barut iyi geliyor. kadınlardan o kadar korkuyorlar ve onları o kadar çok istiyorlar ki... savaş korkak bir erkeğin en iyi saklanacağı sistir filipina.

kadınlar hep yeniden başlayabilirler filipina ama erkekler... onlar savaş olmazsa kabuğunu sürükleyen birer salyangoza benzerler. kabuklarımızı alırlarsa bizden geriye, gezdiği yerlerde sümüğünü bırakan böcekler kalır. belki de, tıpkı çocukların salyangozlara yaptığı gibi hepimizin üzerine tuz döküp öldürmeliler. bana sorarsan, savaşı görmüş insanları barışta sağ bırakmamalı. çünkü onlar, savaşı koyunlarında uyuturlar. bir gün yeniden yakışıklı olma hayali o kadar güzeldir ki barışta onlara güvenemezsin.

biliyorum, onlar, savaş bitse bile kadınları savaşır gibi sevecekler. ganimetleri gibi. ele geçirildikten sonra abcak yağmalayabildikleri.

bu toprakta kadınlar bu yüzden mutsuz. çünkü her gün yağmalanıyorlar ve kendilerini korumak için her gün sertleşiyorlar. onlarda lanet olası çok kıymetli bir şey var ve ele geçirildikten sonra anlamsız olduklarını bildikleri için kendilerini kapatıyorlar. bu karşılıklı bir anlaşma filipina. iki taraf da birbirinin yarasını biliyor. iki tarafta da birbirinin yarasına iyi gelecek bir şey yok. herkes durmadan birbirinin yarasını azdırıyor. ama acı, bize en tanıdık şey olduğu için bunu sevmek sanıyoruz. birbirimizin kabuklarını kaldıra kaldıra, kanata kanata tanışıyoruz, sevişiyoruz, sonra büsbütün merhemsiz kalıp birbirimizi dövüyoruz.

çünkü kadınlar, şefkat göstermezlerse ölürler. sanırım bu yüzden bizi her seferinde geri alıyorlar. eğer sevmeleri bizimle ilgili bir şey olsaydı, çoktan topluca göç etmiş olurlardı bu topraklardan.

biz erkekler, yaşadığımız şey meşru olunca, kabul edilince gereğinden fazla seviniyoruz. dostlarımız kadınımızı sevince, annemizle kadınımız iyi geçinince, babamız bize 'aferin' deyince... bana sorarsan, eğer bir devrim filan yapılacaksa onu kadınlar yapmalı. bize kesinlikle güven olmaz.

*insanlar başlarından geçenleri anlatmak için kendi başlarından geçmemiş bir sürü şey anlatacaklar. hikayeleri açık yaralar gibi karıncalanarak tarihin içinde yaşıyor olacak. tarih, o hikayeleri tedavi etmeye çalışacak durmadan. iyileşmeyen hikayeler, tarih adlı gövdenin yine en canlı yeri olarak kalacak. kan oraya akacak.

insanlar filipina, zannediyorlar ki tarihi halklar ayakta tutuyor. ezberledikleri tarihler ve almaya yemin edip kuşaktan kuşağa geçirdikleri intikam yeminleri... oysa halkları ve insanları, görüp, bilip, belki de hiç kimseye anlatmadıkları halde o küçük hikayeler ayakta tutar.

*çünkü yarım kalmış bir hikayeden daha çok kanayan hiçbir şey yoktur.

*yaşamak çünkü bize en çok susmayı öğretir. birlikte yaşamak, birlikte susmayı öğretir. susup, sonra acı bir şaka yapmayı. ve biz burada tarihi böyle anarız. şaka yaparak...

*biz hep yolculuklar yapıyoruz ama hiçbir yere gitmiyoruz aslında. çok uçağa bindik bugüne kadar ve hiç kıpırdamadık yerimizden. tunç bunu yapıyor işte: yerinden kıpırdamadan, hiçbir yeri kirletmeden dünyayı geziyor ve hiç suçu olmadan cinayetler işliyor.

*bir insan dünyayı komodinin üzerine bırakabilir mi sevişirken?

*bırakıp gitsen, çok seven bir kadını terk etmek gibi bir çentik bırakır sende. geri dönsen, "ben seni hiç çağırmadım ki" diyen bir erkek, zalim.

*insan kaybolmak ister çünkü. bakma sen söylediklerine, insan kendini feda etmek ister. bir acıda, bir sevinçte, bir kavgada, bir hikayede erimek ister. başka türlü katlanamaz aslında kendine. o yeri, bir tek o biliyor, o alçak ömür hırsızı.

*kadınlar sözlere inanır. sözlere sadece kadınlar inanır, en çok.

*zalim biri miydi artık o? böyle biri miydi? boş verirdi sonra da. bir hikaye, bir adam, bir şehir insanı başka biri yapmıyorsa, içinden, orada olduğunu kendine söylemeye cesaret edemediği birini çıkarmıyorsa neydi ki zaten?