*insan çok yalnızken, bir tane daha kendinden doğuruyordu içinde 'korkma' desin diye.
*bir insan bir insanda başka bir hayatın kapısını görünce aşık olur. ne mutluluktur öte yandaki, ne de tadıyla meraklandıran bir acı. aşk diye buna denir: bir insan bir insanda tekinsiz bir ev görür. ben annende öyle bir kapı, öyle bir ev gördüm.
*biz filipina, çok güldüğümüzde daha gülerken yakında ağlayacağımızı düşünüp surat asan insanlarız.
*çünkü savaş tam erkeklere göre, tam tembellere ve soysuzlara göre bir yer. ne derlerse desinler. bütün erkekler bu yüzden seviyor savaşı. kadınların kalbini kırmak için kutsal nedenler veriyor bize. ortadoğulu erkeklerin iyileşmez yanlarına bir tek barut iyi geliyor. kadınlardan o kadar korkuyorlar ve onları o kadar çok istiyorlar ki... savaş korkak bir erkeğin en iyi saklanacağı sistir filipina.
kadınlar hep yeniden başlayabilirler filipina ama erkekler... onlar savaş olmazsa kabuğunu sürükleyen birer salyangoza benzerler. kabuklarımızı alırlarsa bizden geriye, gezdiği yerlerde sümüğünü bırakan böcekler kalır. belki de, tıpkı çocukların salyangozlara yaptığı gibi hepimizin üzerine tuz döküp öldürmeliler. bana sorarsan, savaşı görmüş insanları barışta sağ bırakmamalı. çünkü onlar, savaşı koyunlarında uyuturlar. bir gün yeniden yakışıklı olma hayali o kadar güzeldir ki barışta onlara güvenemezsin.
biliyorum, onlar, savaş bitse bile kadınları savaşır gibi sevecekler. ganimetleri gibi. ele geçirildikten sonra abcak yağmalayabildikleri.
bu toprakta kadınlar bu yüzden mutsuz. çünkü her gün yağmalanıyorlar ve kendilerini korumak için her gün sertleşiyorlar. onlarda lanet olası çok kıymetli bir şey var ve ele geçirildikten sonra anlamsız olduklarını bildikleri için kendilerini kapatıyorlar. bu karşılıklı bir anlaşma filipina. iki taraf da birbirinin yarasını biliyor. iki tarafta da birbirinin yarasına iyi gelecek bir şey yok. herkes durmadan birbirinin yarasını azdırıyor. ama acı, bize en tanıdık şey olduğu için bunu sevmek sanıyoruz. birbirimizin kabuklarını kaldıra kaldıra, kanata kanata tanışıyoruz, sevişiyoruz, sonra büsbütün merhemsiz kalıp birbirimizi dövüyoruz.
çünkü kadınlar, şefkat göstermezlerse ölürler. sanırım bu yüzden bizi her seferinde geri alıyorlar. eğer sevmeleri bizimle ilgili bir şey olsaydı, çoktan topluca göç etmiş olurlardı bu topraklardan.
biz erkekler, yaşadığımız şey meşru olunca, kabul edilince gereğinden fazla seviniyoruz. dostlarımız kadınımızı sevince, annemizle kadınımız iyi geçinince, babamız bize 'aferin' deyince... bana sorarsan, eğer bir devrim filan yapılacaksa onu kadınlar yapmalı. bize kesinlikle güven olmaz.
*insanlar başlarından geçenleri anlatmak için kendi başlarından geçmemiş bir sürü şey anlatacaklar. hikayeleri açık yaralar gibi karıncalanarak tarihin içinde yaşıyor olacak. tarih, o hikayeleri tedavi etmeye çalışacak durmadan. iyileşmeyen hikayeler, tarih adlı gövdenin yine en canlı yeri olarak kalacak. kan oraya akacak.
insanlar filipina, zannediyorlar ki tarihi halklar ayakta tutuyor. ezberledikleri tarihler ve almaya yemin edip kuşaktan kuşağa geçirdikleri intikam yeminleri... oysa halkları ve insanları, görüp, bilip, belki de hiç kimseye anlatmadıkları halde o küçük hikayeler ayakta tutar.
*çünkü yarım kalmış bir hikayeden daha çok kanayan hiçbir şey yoktur.
*yaşamak çünkü bize en çok susmayı öğretir. birlikte yaşamak, birlikte susmayı öğretir. susup, sonra acı bir şaka yapmayı. ve biz burada tarihi böyle anarız. şaka yaparak...
*biz hep yolculuklar yapıyoruz ama hiçbir yere gitmiyoruz aslında. çok uçağa bindik bugüne kadar ve hiç kıpırdamadık yerimizden. tunç bunu yapıyor işte: yerinden kıpırdamadan, hiçbir yeri kirletmeden dünyayı geziyor ve hiç suçu olmadan cinayetler işliyor.
*bir insan dünyayı komodinin üzerine bırakabilir mi sevişirken?
*bırakıp gitsen, çok seven bir kadını terk etmek gibi bir çentik bırakır sende. geri dönsen, "ben seni hiç çağırmadım ki" diyen bir erkek, zalim.
*insan kaybolmak ister çünkü. bakma sen söylediklerine, insan kendini feda etmek ister. bir acıda, bir sevinçte, bir kavgada, bir hikayede erimek ister. başka türlü katlanamaz aslında kendine. o yeri, bir tek o biliyor, o alçak ömür hırsızı.
*kadınlar sözlere inanır. sözlere sadece kadınlar inanır, en çok.
*zalim biri miydi artık o? böyle biri miydi? boş verirdi sonra da. bir hikaye, bir adam, bir şehir insanı başka biri yapmıyorsa, içinden, orada olduğunu kendine söylemeye cesaret edemediği birini çıkarmıyorsa neydi ki zaten?
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder